Bazı hayatlar vardır; insan onları yalnızca birer biyografi olarak okuyamaz. Çünkü o hayatlar, bir insanın sadece doğduğu yerden nereye gittiğini değil, ruhunun hangi merhalelerden geçerek olgunlaştığını anlatır. Selmân-ı Fârisî’nin hayatı da tam olarak böyledir. Onun hikâyesi, İsfahan’ın Cey köyünde başlayan sıradan bir çocukluk anlatısı değil; inançtan inanca, şehirden şehre, hürriyetten köleliğe, kölelikten hikmete ve nihayet hikmetten hizmete uzanan büyük bir arayış yolculuğudur.
Afyon’un kıymetli yazar ve gazetecilerinden Lokman Özkul arkadaşımın, Şubat 2026 tarihinde Sinada Yayınevi tarafından basılan Ammuriyeli Selman (Hakikat Yolculuğu) adlı kıymetli eseri, bu kadim hikâyeyi tam da hak ettiği derinlikle ele alıyor. Bu yazımdaki gayem; Lokman Hocanın kitabında titizlikle işlediği Selmân’ın Farslı Mabih’inden Müslüman Selman’ına uzanan ve yolları Afyon’dan da geçen bu muazzam arayışını, Joseph Campbell’ın meşhur “Kahramanın Yolculuğu” monomit (ortak mit) aşamaları açısından değerlendirmek olacaktır.
Selmân’ın ilk adı Mabih’tir. Babasının dünyasında güvenli, kapalı ve konforlu bir hayatı vardır. Kelime anlamı itibarıyla Mabih; “kendisiyle bir şeyin gerçekleştiği asıl vasıta, dayanak, öz veya potansiyel varlık sebebi” demektir. Babasının koyduğu bu isimle o, aslında hep bir şeylerin vesilesi ve potansiyel arayıcısı olarak kalmıştır.
Fakat insan, bazen içine doğduğu dünyadan daha büyük bir hakikaten çağrısını duyar. Mabih de Hristiyanların ibadetinden etkilenir. Bu etki, Campbell’ın şemasındaki ilk aşamaya, yani “Maceraya Çağrı”ya tekabül eder. Bu çağrıyla birlikte baba ocağı, artık sadece sıcak bir yuva değil, aynı zamanda hakikat arayışının önünde duran bir sınır hâline gelir. Babasının onu zincire vurması, sadece bedeni bağlayan fiziki bir hadise değildir; gelenek, otorite ve alışılmış konforlu dünyasının ruh üzerindeki baskısının da sembolüdür. Ancak hakikati arayan insanın zinciri uzun süre dayanamaz; Mabih evden kaçarak bilinen dünyasının sınırlarını terk eder.
Evden kaçışla birlikte Campbell’ın “Balinanın Karnı / Sınavlardan Geçiş” dönemi başlar. Şam, Musul, Nusaybin… Her şehir bir durak, her rahip bir rehber, her ayrılış yeni bir eşiğin geçilmesidir. Bu uzun ve çileli yolculukta Amorium’un, yani bugünkü Afyonkarahisar’ın Emirdağ sınırlarında yer alan tarihî şehrin çok özel ve merkezî bir yeri vardır.
Mabih, Amorium’da yıllarca kalır; ilim öğrenir, sepetçilik yaparak geçimini sağlar, emeğiyle yaşar. Bu dönem bize şunu gösterir: Hakikat arayışı sadece soyut fikirlerle olmaz; sabırla, emekle, kanaatle ve ahlakla olgunlaşır. Selmân’ın büyüklüğü de buradadır. O, sadece sorular soran biri değildir; sorduğu soruların bedelini sırtındaki terle, elindeki nasırla ödeyen biridir. Lokman Özkul Hocanın eserinde Amorium dönemine yaptığı vurgu, bu bakımdan Selmân’ın ruhsal mimarisinin harcını anlamamız açısından oldukça değerlidir.
Amorium’dan sonra Medine’ye doğru yola çıkan kahramanımızı, hikâyenin en trajik sınavı beklemektedir: Kölelik. Kendisini Medine’ye ulaştıracaklarını söyleyenler tarafından köle olarak satılması, onun hayatındaki en karanlık gecedir. Peygamberin geleceğini bekleyen bir arayıcı, yıllarca başka insanların mülkü sayılır.
Hurma ağacının tepesindeyken Hz. Muhammed’in Medine’ye geldiğini duyduğu an, bu yüzden insanlık tarihinin en sarsıcı sahnelerinden biridir. Hakikate bu kadar yaklaşmışken hâlâ köledir; aşağıda Peygamber konuşulmakta, yukarıda ise otuz yıllık bekleyişle titreyen bir insan durmaktadır. Mabih acele etmez. Amorium’daki rahibinin söylediği işaretleri arar: Peygamber sadaka yemeyecek, hediyeyi kabul edecek ve sırtında nübüvvet mührü bulunacaktır. İşaretler bir bir doğrulanır ve nihayet o mührü görerek Müslüman olur.
İşte bu an, isimlerin yer değiştirdiği, potansiyelin fiiliyata dönüştüğü andır. Ne zaman ki Hz. Peygamber’in dizinin dibine çöktü; o “Mabih” (vesile) olma hali amacına ulaştı ve o artık “Selman” (selamete eren, kurtuluşa ulaşan) oldu. İsimlerin bu yer değiştirmesi, bir insanın batıldan hakikate, arayıştan vuslata geçişinin muazzam bir lügat karşılığıdır. O, artık aradığı esenliğe ve ruhsal bütünlüğe kavuşmuştur.
Özgürlüğüne kavuşması için 300 hurma fidanının dikilmesi ve 40 ukiyye altının temin edilmesi gerekir. Toprağa dikilen her fidan, onun kölelikten hürriyete çıkışının sembolü gibidir. Campbell’ın kahramanı, ulaştığı hakikatle birlikte eski dünyasına bir “armağan” getirmek zorundadır. Selmân’ın ümmete getirdiği armağan ise askeri ve felsefi hikmettir.
Hendek Savaşı’nda Medine’nin savunulması için hendek kazma fikrini Selmân verir. Taif kuşatmasında mancınık fikri yine onun tecrübesinden ve Fars diyarından getirdiği birikimden gelir. Böylece onun uzun yolculuğu, sadece kendisini kurtaran bireysel bir arayış olmaktan çıkar; toplumu koruyan, ümmete yön veren kolektif bir hikmete dönüşür.
Son Söz
Selmân-ı Fârisî’nin hayatı bize şunu öğretir: Gerçek kahraman, sadece savaş meydanında kılıç sallayıp zafer kazanan kişi değildir. Gerçek kahraman; kendisine hazır sunulan dogmatik cevaplarla yetinmeyen, hakikat için yola çıkan, kölelikte bile insanlık onurunu kaybetmeyen ve bulduğu hakikati başkalarının iyiliğine dönüştüren kişidir. Bu yüzden Selmân, kılıcın değil; arayışın, sabrın, irfanın ve dönüşün kahramanıdır. Onun hayatı, insanın kendi içindeki zincirleri kırmadan hakikate ulaşamayacağını; hakikate ulaşmadan da gerçek anlamda hür olamayacağını gösteren evrensel bir insanlık hikâyesidir.
Bizlere bu büyük yolculuğu Amorium ekseninde, edebi ve sosyolojik bir perspektifle yeniden hatırlatan değerli dostum Lokman Özkul Hocaya bu ölümsüz eseri için şükranlarımı sunuyorum. Lokman Hocanın nitelikli çalışmalarının devamını diler, kaleme alacağı daha nice güzel eserleri dört gözle beklediğimizi belirtmek isterim…
Teşekkürler Lokman Hocam, kaleminiz daim olsun.