Bu satırları yerel gazetecilik yapan biri olarak kaleme alıyorum. Üstelik yalnızca bir gözlemci olarak değil; uluslararası ilişkiler alanında lisans diplomasına sahip, bu bölümü ikinci üniversite olarak tamamlamış biri olarak yazıyorum. Yani meseleyi hem sokağın sağduyusuyla hem de akademik bir çerçeveyle değerlendirme imkânına sahibim.
Son yıllarda küresel siyasette verilen mesajı tek bir cümleyle özetlemek mümkün: “Benim istediklerimi yapmayan bedel öder.” ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından izlediği yol, tam olarak bu anlayış üzerine kuruludur.
Trump’ın Kanada’ya, Avrupa’ya, Orta Doğu’ya ve Latin Amerika’ya karşı kullandığı sert, üstten bakan ve zaman zaman tehditkâr dil; çoğu kişi tarafından kabalık ya da diplomasi bilmezlik olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu tablo bir öfke patlaması değil, uluslararası ilişkiler literatüründe karşılığı olan bilinçli bir stratejinin ürünüdür. Bu stratejinin adı Mad Man Theory, yani Deli Adam Teorisidir.
Mad Man Teorisi kısaca şunu söyler: Bir lider, karşısındakilere kendisini öngörülemez, fevri ve her an her şeyi yapabilecek biri gibi gösterirse, muhatapları daha baştan geri adım atar. Amaç gerçekten deli olmak değil; “bu liderden her şey beklenir” algısını oluşturmaktır. Trump’ın sertliği, tehditleri ve diplomatik nezaketi reddeden dili tam olarak bu algıyı üretmeye yöneliktir.
Bu yöntem tarihte ilk kez Trump tarafından uygulanmamıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD Başkanı Richard Nixon, Sovyetler Birliği’ne karşı bu yaklaşımı sınırlı ve gizli biçimde kullanmıştır. Nixon’ın hedefi savaş çıkarmak değil, karşı tarafı korkutarak geri adım attırmaktı. Trump ise aynı yöntemi günümüze uyarlamış, üstelik bunu kapalı kapılar ardında değil, kameraların önünde yapmayı tercih etmiştir.
Trump’ın bu dili seçmesinin arkasında Amerika’nın yaşadığı ekonomik ve siyasi güç kaybı vardır. ABD artık eskisi gibi dünyaya refah dağıtan, üretimde ve teknolojide rakipsiz bir ülke değildir. Borçlar büyümüş, Çin karşısında rekabet gücü zayıflamıştır. Trump bu gerçeği yumuşak diplomasiyle gizlemek yerine, korku ve baskıyla dengelemeyi seçmektedir. Yani “kazandıramıyorsam, kaybettirebilirim” mesajı verilmektedir.
Bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri Venezuela meselesidir. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro hakkında ortaya atılan “uyuşturucu” suçlamaları ve “bir gecede alır, Amerika’da yargılarız” havası, dünya kamuoyunda hukuktan çok güç gösterisi olarak algılanmıştır. Yaygın kanaat ise bu baskının asıl hedefinin Venezuela’nın sahip olduğu devasa petrol yatakları olduğu yönündedir. Suçlamalar, bu hedefi meşrulaştırmak için kullanılan bahaneler olarak görülmektedir.
Bir devlet başkanına karşı bu mafyavari dilin normalleşmesi, yalnızca o ülke için değil; dünyadaki tüm yöneticiler ve toplumlar için ciddi bir tehdit algısı oluşturmaktadır. Verilen mesaj açıktır: Güçlüysen kuralları sen koyarsın, zayıfsan hedef olursun. Bu anlayış uluslararası hukuku değil, kaba gücü esas almaktadır.
Bu tablo sadece liderleri değil, dolaylı olarak tüm insanlığı ilgilendirmektedir. Bugün petrolü olan bir ülke hedef alınır, yarın başka bir gerekçeyle başka bir ülke. Korku üzerinden yürütülen bu siyaset, dünyayı daha güvensiz, daha istikrarsız ve daha öngörülemez bir hâle getirmektedir.
Görünen şudur: Trump’un nobranlığı bir kişilik meselesi değildir. Bu, Mad Man Teorisi’ne dayanan bilinçli bir stratejidir. “Benim istediklerimi yapmayan bedel öder” anlayışı kısa vadede sonuç verebilir. Ancak tarih defalarca göstermiştir ki;
Zulm ile abad olunmaz.