Burcu Başkan’ın AK Parti’ye Geçişi Bir Zafer Mi?

Yayınlama: 09.05.2026
A+
A-

 

 

Dünkü yazıda Burcu Köksal’ın CHP’den ayrılıp AK Parti’ye geçişini Berkeley’in “algı” meselesi ve Kant’ın “numen-fenomen” ayrımı üzerinden değerlendirmiştim.

Bugün ise meselenin siyasi sonucuna, ahlaki maliyetine ve toplumda bıraktığı tortuya bakmak gerekiyor.

Çünkü bu olay, sadece bir belediye başkanının parti değiştirmesi değildir. Bu olay, Türkiye’de siyasetin hangi kavramlar üzerinden yürüdüğünü; seçmen iradesinin nasıl anlaşıldığını; ahlak, vefa, sadakat ve hukuk gibi değerlerin siyasal hesaplar karşısında ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

AK Parti açısından bakıldığında bu hamle ilk anda bir başarı gibi görülebilir. Sonuçta muhalefetten seçilmiş bir belediye başkanı iktidar partisine geçiyor. Siyasetin dar aritmetiği içinde bu, “haneye yazılan puan” gibi okunabilir.

Fakat siyasetin matematiği ile toplumun vicdanı her zaman aynı sonucu vermez.

Bazen kazandığınız şey, kaybettiğiniz şeyin yanında çok küçük kalır.

Tarihte buna Pirus zaferi denir. Kral Pirus, Romalılara karşı bir savaş kazanır; fakat o kadar büyük kayıplar verir ki, sonunda söylediği rivayet edilen söz şudur:

“Bir zafer daha kazanırsak mahvolacağız.”

AK Parti’nin Burcu Köksal hamlesi de bana biraz böyle görünüyor.

Evet, bir belediye başkanı kazanılmış olabilir. Ama acaba ne kaybedildi?

Siyasi ahlak mı?

Seçmen iradesine saygı mı?

Kendi tabanının iç huzuru mu?

Muhalefet seçmeninin gözündeki meşruiyet kırıntısı mı?

Toplumun siyasete olan son güven kalıntısı mı?

CHP seçmeni nezdinde AK Parti bu olaydan sonra büyük ihtimalle “ikna eden” bir siyasi merkez olarak değil; “güç devşiren”, “sıkışanları yanına çeken”, “muhalefeti içeriden çözen” bir yapı olarak algılanacaktır. Bu algının doğru olup olmamasından bağımsız olarak, artık böyle bir gölge oluşmuştur.

AK Parti seçmeni açısından da durum sanıldığı kadar kolay değildir. Kendi tabanında bu geçişi büyük bir sevinçle karşılayanlar olabilir. Fakat konuştuğum birçok eski ve yeni AK Partilide gördüğüm şey coşku değildi. Daha çok mahcubiyet, tereddüt ve içe sinmeyen bir kabullenişti.

Çünkü siyasette her transfer güç kazandırmaz.

Bazı transferler, gücün değil zaafın göstergesi gibi algılanır.

CHP açısından da tablo daha az sorunlu değildir. Eğer bir belediye başkanı kendi partisinde uzun süredir yalnız bırakılmışsa, parti içi hesaplaşmalarla yıpratılmışsa, kendi belediye başkanını koruyamamışsa, örgüt-belediye ilişkisini sağlıklı kuramamışsa, burada CHP’nin de ciddi bir muhasebe yapması gerekir.

Ama bu muhasebe, “giden haindir” kolaycılığıyla yapılamaz.

Aynı şekilde “gelen değerlidir” kolaycılığıyla da yapılamaz.

Çünkü siyaset, insanların sadece nereden nereye geçtiğiyle değil; hangi ilkeyi nerede bıraktığıyla da ilgilidir.

Bir siyasetçinin parti değiştirme hakkı elbette vardır. İnsan değişir. Fikir değişir. Yol değişir. Zemin değişir. Fakat seçilmiş bir belediye başkanının parti değiştirmesi, sıradan bir kişisel tercih değildir. Çünkü o koltuk, sadece kişinin kendi siyasi kariyerinin koltuğu değildir. O koltukta seçmenin iradesi vardır. Sandığın emaneti vardır. Verilmiş söz vardır. Meydanlarda kurulan cümleler vardır. Afişlerde yazan parti amblemi vardır. İnsanların umutları, öfkeleri, beklentileri vardır.

Bu nedenle seçilmiş bir kişinin parti değiştirmesi, sadece hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir meseledir.

Hukuken mümkün olan her şey, ahlaken doğru olmayabilir.

Siyaseten kazanç gibi görünen her hamle, toplumsal vicdanda karşılık bulmayabilir.

Bugün Türkiye siyasetinin en büyük meselesi, parti değiştiren kişiler meselesi değildir. Asıl mesele, ilkelerin partiler arasında bavul gibi taşınabilir hale gelmesidir.

Dün şiddetle reddedilen bir kapı, bugün “hizmet” adına açılıyorsa;

Dün “asla” denilen yere bugün “mecburen” gidiliyorsa;

Dün seçmenden alınan yetki bugün başka bir siyasi merkeze devrediliyorsa; burada sadece bir isim değil, temsil ahlakı da tartışmaya açılır.

Siyasette en tehlikeli şey kaybetmek değildir.

En tehlikeli şey, kazanmak için her şeyi mübah görmeye başlamaktır.

Bugün Türkiye tam da böyle bir eşikte duruyor.

Bu eşik, hukuka atlanan bir eşik değil; hukukun etrafından dolaşma eşiğidir.

Bu eşik, ahlaka varan bir eşik değil; ahlakı gereksiz bir yük gibi görme eşiğidir.

Bu eşik, millete hizmet eşiği değil; güce yaklaşma, menfaati koruma, geleceği garantiye alma eşiğidir.

Ve korkarım ki bu eşikten geçen sadece kişiler değildir. Toplum da geçiyor. Siyaset de geçiyor. Kurumlar da geçiyor. Dil de geçiyor. Ahlak da geçiyor.

Bakalım kim kazanacak?

Belki kısa vadede birileri kazanacak. Belki rozet takılacak. Belki alkışlar yükselecek. Belki kameralar dönecek. Belki siyasi mühendislik hanesine bir artı daha yazılacak.

Ama uzun vadede kaybeden yine toplum olacak.

Çünkü bu ülkede artık herkes her şeyi açıklayabiliyor; ama kimse hiçbir şeyi gerçekten izah edemiyor.

Herkes haklı olduğunu söylüyor; ama kimse vicdanı ikna edemiyor.

Herkes hizmetten bahsediyor; ama kimse ahlaki bedelden söz etmiyor.

Berkeley’in algısına, Kant’ın fenomenine, Pirus’un zaferine gelip dayanıyoruz sonunda.

Var olan şey belki geçiştir.

Görünen şey ise savruluştur.

Hakikat belki bir yerlerde saklıdır.

Ama kamuoyuna yansıyan fenomen şudur: Türk siyaseti bir kez daha kazandığını zannederken, ahlaki sermayesinden biraz daha kaybetmiştir.

Ve bazen en büyük mağlubiyet, zafer konuşması yapılırken başlar.

MOBİL REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.