Tekil olaylara bakarak siyaset okunmaz; asıl belirleyici olan, ardışık hamlelerin oluşturduğu örüntüdür. Türkiye’de son iki seçim sürecinde yaşananlar, birbirinden kopuk değil; aksine, yeni bir stratejinin parçaları olarak okunmalıdır. Bu yazı, görünenin ötesindeki bu örüntüyü anlamaya dönük bir giriş denemesidir.
Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir konu vardı. Ele almayı düşündüğüm hâlde bir türlü masama oturup yazıya dökemiyordum. Belki de daha somut gerekçelerin ve sağlam temellendirmelerin oluşmasını bekliyordum.
Kanaatimi güçlendiren veriler mevcuttu; bu verilere bakarak bir sonuca da ulaşmıştım. Ancak bunu anlatırken, muhataplarımın da açık ve seçik biçimde kavrayabileceği bir bütünlük kuramadığımı, verilerde hâlâ bazı müphem noktaların bulunduğunu hissediyordum.
Son zamanlarda peş peşe yaşanan; birbirinden kopuk görünen ama aslında birbirini tetikleyen olaylar, bu müphemliği büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Kanaatimin haklılığı artık yalnızca benim için değil, muhataplarım açısından da inkâr edilmesi güç bir açıklığa kavuşuyor.
Bu nedenle, asıl meseleye geçmeden önce sürecin buraya nasıl geldiğini kısaca hatırlamak gerekiyor. Çünkü bu süreci doğru okumadan, ortaya çıkan yeni stratejiyi anlamak da mümkün değil.
Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, AK Parti adayı ve mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın birinci turda kazanamayıp ikinci tura kalması ve seçimi sınırlı bir farkla alabilmesi; ardından 2024 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirlerin çoğunun kaybedilmesi… Üstelik Kütahya, Afyon ve Adıyaman gibi CHP’nin kazanma ihtimalinin neredeyse hiç olmadığı düşünülen illerin de el değiştirmesi, AK Parti, Cumhurbaşkanı ve Cumhur İttifakı açısından ciddi bir kırılma yarattı.
Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi, bu sürecin en sarsıcı eşiği oldu. İstanbul’u ne pahasına olursa olsun kazanmak isteyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, en güçlü aday profilini sahaya sürdü; hem kendisi hem de hükümet ve bakanlıklar bu adayın arkasında durdu.
Cumhurbaşkanlığının, hükümetin ve iktidar gücünün tüm imkânlarının seferber edildiği bu seçimi, mevcut başkan Ekrem İmamoğlu, bir önceki seçime kıyasla oylarını ciddi biçimde artırarak kazandı. Asıl mesele yalnızca kayıp değil, bu kaybın büyüklüğüydü.
2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından ve 2024 yerel seçimleri sonrasında, Ekrem İmamoğlu’nun 2028’de yapılması beklenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olma ihtimali giderek daha fazla konuşulmaya başlandı; bu ihtimal, halk nezdinde de ciddi bir karşılık buldu. Ulusal ve uluslararası basında öne çıkan tartışmaların merkezinde de bu alternatif yer aldı.
Ayrıca, yapılan —taraflı ya da tarafsız— hemen hemen tüm kamuoyu yoklamalarında, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile Ekrem İmamoğlu’nun yüzde 10–15’lere varan farklarla önde göründüğü dikkat çekmektedir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti, tabloyu önce “mental yorgunluk” ve teşkilat bıkkınlığıyla açıklamaya çalıştı. Ne var ki aradan geçen zaman, bu açıklamaların sahadaki karşılığının sınırlı kaldığını gösterdi. CHP’nin yerel seçimlerde elde ettiği birincilik sürerken, anketlerde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın önde görünmesi de değişmedi.
Dahası, kamuoyunda AK Parti teşkilatları, belediyeler ve bürokratlara yöneltilen yolsuzluk iddiaları, CHP’yi ve cumhurbaşkanlığı için adı geçen Ekrem İmamoğlu’nu etik üstünlük tartışmalarında daha avantajlı bir konuma taşıdı.
Önceki seçimlerde Millet İttifakı’nı ve CHP’li adayları PKK ile iltisak üzerinden hedef alan iktidarın, bu söylemi geri plana itip Devlet Bahçeli eliyle yeni bir açılım arayışına yönelmesi, aslında derin bir kaygının işaretiydi: Kürt seçmeni kazanma çabası bile yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmaya yetmeyebilir.
İşte tam bu noktada yeni bir strateji devreye sokuldu. Benim asıl üzerinde duracağım mesele de bu stratejinin kendisi olacak. Ayrıntılarını bir sonraki yazıda ele alacağım.
30.03.2026