Cumhurbaşkanlığı Seçimleri İçin: Şeytan Ayrıntıda Değil; Örüntüde ve Süreçte Saklı 4

Yayınlama: 17.04.2026
A+
A-

Hakikat, hataların toplamı değildir; onları nasıl meşrulaştırdığımızdır. Bir toplumda herkes birbirinin hatasıyla kendini aklamaya başladığında, adalet değil; sadece kıyas kalır.

Bir toplumun çöküşü çoğu zaman büyük kırılmalarla değil, küçük meşrulaştırmalarla başlar.

Başlangıçta masum görünen bir savunma biçimi vardır: Bir hata eleştirildiğinde, o hatayla yüzleşmek yerine, başkasının daha büyük hatasını hatırlatmak… Bu refleks, bireysel bir zayıflık gibi görünse de, yaygınlaştığında toplumsal bir akla dönüşür. Ve işte o noktada meşruiyet, doğruluk üzerinden değil; karşılaştırmalı kusurlar üzerinden üretilmeye başlanır.

Normal şartlarda meşruiyet, kişinin kendi tutarlılığına, değerlerine ve eylemlerine dayanır. Buna pozitif meşruiyet diyebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz tartışma ikliminde giderek baskın hâle gelen şey, bunun tersidir: Negatif meşruiyet.

Bu anlayışın örtük mantığı şudur: “Eğer herkes kirliyse, kimse kirli değildir.”

Bu mantık kabul gördüğü anda, artık kim daha doğru sorusu anlamını yitirir; onun yerini şu soru alır: Kim daha az yakalanıyor, kim daha iyi suçluyor? Böylece siyaset, ahlak ve hukuk; doğruluk arayışından çıkar, bir “suç dağıtma” yarışına dönüşür.

Bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeleri—yargı süreçlerinden siyasi tartışmalara, kültürel mobilizasyonlardan toplumsal kutuplaşmaya kadar—bu çerçeve olmadan anlamak eksik kalacaktır. Çünkü karşımızda yalnızca olaylar değil; bu olayları anlamlandıran bir zihniyet biçimi vardır.

Bir tarafta yargı süreçleri üzerinden ilerleyen yoğun bir siyasal gerilim hattı; diğer tarafta toplumun değer eksenini yeniden kurmaya dönük kültürel ve ideolojik bir mobilizasyon… Ve bu iki hat, doğrudan aynı kaynaktan beslenmese bile, aynı iklim içinde birbirini tamamlayan etkiler üretmektedir.

Bu ortamda her yeni iddia, başka bir iddiayla karşılanmakta; her eleştiri, karşı eleştiriyle etkisizleştirilmektedir. Böylece hakikat, açığa çıkarılacak bir şey olmaktan çıkar; taraflar arasında paylaştırılan, bölünen ve nihayetinde görünmez hâle gelen bir şeye dönüşür.

Bu durumun yalnızca siyasal değil, aynı zamanda psikolojik bir boyutu da vardır. İnsan zihni, kendi hatasıyla yüzleştiğinde huzursuzluk duyar. Bu huzursuzluk—yani bilişsel çelişki—kişiyi savunma mekanizmalarına iter. En kolay yol ise şudur: Hatayı kabul etmek yerine, dikkati başka bir hataya yönlendirmek. Böylece kişi “Ben hatalıyım” demek yerine, “Herkes hatalı” diyerek kendini rahatlatır.

Bu bireysel mekanizma, kolektif ölçekte işlediğinde ise toplumun ahlaki zemini aşınmaya başlar. Çünkü bu noktadan sonra üç büyük tehlike ortaya çıkar:

İlki, standartların aşınmasıdır.

Doğru ve yanlış artık ilkelere göre değil, kişilere göre tanımlanmaya başlar. Aynı eylem, yapan kişiye göre ya suç ya da meşru sayılır.

İkincisi, sorumluluğun kaybıdır.

Hiç kimse kendi eyleminin faili olarak kalmaz. Herkes, başkasının hatasına verilen bir tepki olarak kendini konumlandırır.

Üçüncüsü ise çözümsüzlük döngüsüdür.

Taraflar birbirlerinin hatalarını meşruiyet kaynağı olarak gördükçe, ne bir iyileşme ne de bir uzlaşı mümkün olur. Sistem, kendi içinde kilitlenir.

İşte bu döngü, yalnızca teorik bir tıkanma üretmez; aynı zamanda toplumsal psikolojiyi de dönüştürür. Kafası karışmış bir toplumda kaos korkusu büyüdükçe, insanlar hakikati aramak yerine istikrarı tercih etmeye yönelir. Bu da çoğu zaman “ehven-i şer”e razı olmayı beraberinde getirir.

Böyle bir zeminde, mevcut iktidarın kendini düzeltmesi için vereceği mücadeleden ziyade, karşı tarafın hatalarını görünür kılarak göreli bir üstünlük üretmesi daha “rantabl” bir strateji hâline gelir. Çünkü artık mesele daha iyi olmak değil; daha az kötü görünmektir.

İşte bu noktada en kritik kırılma yaşanır: Adalet duygusu yerini kıyas duygusuna bırakır.

Artık mesele “doğru olan nedir?” değil, “kim daha az hatalıdır?” sorusuna indirgenir. Oysa bu, adaletin sonudur. Çünkü adalet, kıyasla değil; ilkeyle ayakta durur.

Bugün içinde bulunduğumuz süreç, yalnızca siyasi bir mücadele değil; aynı zamanda ahlaki bir sınavdır. Bu sınavın sonucu, hangi tarafın kazandığından bağımsız olarak, toplumun hakikatle kurduğu ilişkinin nasıl şekilleneceğini belirleyecektir.

Eğer meşruiyet, karşı tarafın hatalarına dayanarak üretilmeye devam ederse; kısa vadede kazananlar olabilir, ama uzun vadede kaybeden yalnızca bir taraf olmayacaktır. Kaybeden, ortak ahlak zemini; zayıflayan ise adalet duygusu olacaktır.

Ve bir toplum, adalet duygusunu kaybettiğinde, artık hiçbir tartışma gerçekten kazanılamaz.

Çünkü en temel gerçek değişmez:

Bir yanlışın varlığı, başka bir yanlışı doğru kılmaz.

Sadece toplumun yanlışa olan bağışıklığını artırır ve adaleti, “kim daha az hatalı?” sorusuna indirger.

Hakikatin kaybedildiği yerde kimse kazanmaz; sadece herkes birbirinin hatasıyla ayakta kalmaya çalışan bir düzenin parçası hâline gelir.

Not: Bundan sonraki yazım da CHP ve muhalefet hakkında olacaktır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.