Sessiz Mahkûmiyet

Yayınlama: 20.07.2026
A+
A-

İnsan bazen bir hücrede yaşamaz; bir alışkanlığın içinde yaşar.
Üstelik o alışkanlığın duvarlarını da kendi elleriyle örer. Kimseyi üzmemek için söylediği her “tamam”, içine gömdüğü her “hayır”, ertelediği her hayal o duvarlara bir tuğla daha ekler. Gün gelir, dönüp baktığında kaçmaya çalıştığı yerin aslında kendi kurduğu bir hayat olduğunu fark eder.
Başlangıçta bunun adına saygı dersin. Sonra sevgi… Sonra fedakârlık… Oysa zaman, bütün kelimelerin üzerindeki boyayı kaldırır. Geriye tek bir gerçek kalır: Kendin olmaktan vazgeçmişsindir.
İnsan, başkalarına bağımlı olmaktan çok, onların onayına bağımlı hâle gelir. Attığı her adımı başkalarının düşüncesine göre hesaplar. Söyleyeceği sözü, alacağı kararı, yaşayacağı hayatı… Sanki kendi ömrünün sahibi değil de emanetçisi gibidir. En acısı da bunun zamanla normal gelmesidir. Çünkü insan, en çok tekrar ettiği şeye dönüşür.
Bir süre sonra uyum sağlamak bir davranış olmaktan çıkar, kimliğe dönüşür. Artık itiraz etmemek seni “iyi insan”, sürekli anlayış göstermek seni “olgun insan”, hep geri planda kalmak ise seni “fedakâr insan” yapar. Herkes seni böyle tanır. Hatta sen bile kendini böyle tanımaya başlarsın.
Derken bir gün içinde uzun zamandır susturduğun o ses yeniden konuşur.
“Ben ne istiyorum?” diye sorarsın.
Belki de yıllardır ilk kez…
İşte tam o an, başkalarının şaşkınlığı başlar.
Çünkü seni yıllarca sessizliğinle tanıyanlar, sesini duyunca bunu farkındalık sanmaz. Değiştiğini söylerler. “Eskiden böyle değildin.” derler. Hatta küçümseyen bir ifadeyle, “Buna ne oldu böyle?” diye konuşurlar. Onlar senin kendini bulduğunu değil, kendileri için alışılmış düzenin bozulduğunu görürler.
Oysa sen değişmiyorsundur.
Sadece yıllardır başkalarının yazdığı senaryoda oynadığın rolü bırakıyorsundur.
Asıl acı olan ise şudur: Hayat beklemez.
Hani derler ya; sağlığın yerindeyken ye, ayakların tutarken gez, gençken giyin, süslen, sevdiğine sarıl, içinde kalanları yarına bırakma…
Ne kadar doğru bir söz…
Ama biz çoğu zaman tam tersini yapıyoruz. En güzel yıllarımızı başkalarının beklentilerine yetişmeye çalışarak tüketiyoruz. Kendi isteklerimizi sürekli erteliyoruz. “Bir gün…” diyoruz. O gün geldiğinde ise ya beden eski gücünde olmuyor, ya yürek aynı heyecanı taşımıyor ya da o çok beklenen isteğin kendisi çoktan içimizden çekilip gitmiş oluyor.
Çünkü bazı arzuların da bir mevsimi vardır.
Vakti geçince çiçek açmayan dallar gibi, insanın içinde de geciken hayaller sessizce solar.
Ne acıdır ki ömrümüzü başkalarının hayatını kolaylaştırarak geçirirken, kendi hayatımızı yaşamaya fırsat bulamıyoruz. Sonra yıllar geçiyor. Aynaya baktığımızda yüzümüzde yalnızca zamanın izlerini değil, yaşayamadığımız hayatların gölgesini de görüyoruz.
Fakat hayatın güzel bir tarafı da var.
İnsan, kendine dönmeye karar verdiği gün yeniden doğmaya başlıyor.
Belki herkes alkışlamıyor.
Belki bazı insanlar uzaklaşıyor.
Belki yıllardır seni tanıdığını söyleyenler artık seni anlamıyor.
Ama zaman, büyük bir eleme ustasıdır. Sen kendin oldukça, seni sadece idare ettiğin için yanında duranlar sessizce çekilir. Geriye ise seni değiştirmeye çalışmadan, sesini kısmadan, olduğun hâlinle kabul eden insanlar kalır.
İşte o zaman anlarsın…
Hayatta en büyük kayıp, bazı insanları yolda bırakmak değildir.
En büyük kayıp, yıllarca başkalarını kaybetmemek uğruna kendini kaybetmiş olmaktır.
Çünkü insanın ömrü, herkesin istediği kişi olmaya çalışacak kadar uzun değildir. Ama aynaya bakıp, “İyi ki bir gün kendime dönebilmişim.” diyebilecek kadar da kıymetlidir.

Yazarın Son Yazıları
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.