Bir zamanlar bayram sabahı demek, evin kapısının hiç susmayan zili demekti.
Şimdi çoğu evde bayram sabahı kapı çalmıyor. Çünkü çalacak kimse kalmadı; kalsa da gelecek heves kalmadı.
Belki de en acısı, artık kimsenin kimseye gitmek istememesi…
Eskiden bayram yaklaşırken evlerin içinde tatlı bir telaş vardı. Yapraklar sarılır, börekler pişirilir, tatlılar yapılır; ikramların yetmeme telaşı yaşanırdı. Ev kalabalıklaşır, bayram da o kalabalığın içinde gerçek anlamını bulurdu.
Başucunda bekleyen kıyafetle bayram sabahı uyanılır, ev halkı ile bayramlaşılır, harçlıklar alınır, mahalle bakkalında o paralar harcanırdı.
Kapı zili gün boyu susmaz, mahallenin çocukları ellerinde şeker çantalarıyla kapı kapı dolaşır, “İyi bayramlar” diyerek uzanan küçük eller şekerle, çikolatayla ve mendilin arasına sıkıştırılmış parayla buluşurdu.
O mendilin içindeki para küçüktü belki…
Ama yüzlerdeki gülümseme, kalplerdeki sevinç kocamandı.
Çünkü bayram, küçük şeylerle büyük mutluluklar yaşayabilmenin adıdır.
Çünkü bayram, paylaşmanın en saf halidir.
Bugün ise sahneler sanki başka bir zamana, başka bir hayata ait gibi…
Şeker çantaları yok, kapı kapı gezen çocuklar yok, bayramlık heyecanı yok.
Çoğu çocuk artık bayram sabahı erken uyanmanın, yeni kıyafetle giyinmenin, büyüklerinin elini öpmenin ne demek olduğunu bilmiyor.
Ve belki de en acısı, bilmeye ihtiyaç da duymuyor…
Başka zamanlarda “eskiden kapı zili hiç susmazdı” deriz ya, bugün susan kapı zili değil aslında…
Susturulan değerlerimiz, unutulan geleneklerimiz, ertelenen sevgimizdir.
Çünkü çalınmayan kapıların önünde bekleyen sadece bayram ziyaretleri değil, insan sıcaklığıdır.
Ve o sıcaklık gün geçtikçe yerini soğuk ekran ışıklarına bırakıyor.
Neden mi?
Çünkü yalnızlığa alıştık.
Çünkü teknolojiyi dost sandık, insanı ihmal ettik.
Çünkü sohbet etmek yerine izlemeyi, ziyaret etmek yerine mesaj atmayı seçtik.
Artık bayram; çoğu insan için bir tatilden, bir kaçıştan ibaret.
Oysa bayram kaçmak değil, yaklaşmaktı…
Kırgınlıkları geride bırakmak, gönülleri onarmaktı.
İletişim koptu, duygu yargıları zayıfladı, iyiye tahammül azaldı.
Fedakârlık rafta kaldı, samimiyet unutuldu.
Ve en kötüsü, bütün bunlara alıştık…
Akraba ziyaretlerine gerek yok; bir kısa mesaj yeter artık.
Kilometrelerce uzaktaki ziyaretlerin yerini süslü hazır mesajlar aldı.
Telefon etmek bile zor gelmeye başladı.
Bir tuşla gönderilen mesajlar, bir sarılmanın yerini tutar sandık.
Her yıl bayram için konuşulur hep:
“Nerede o eski bayramlar…” deriz.
Ama hiç şunu sormayız:
Biz, o bayramları nerede bıraktık?
Eski bayramlar yok olmadı…
Biz onları ihmal ettik.
Zamanın değil, bizim eksilişimiz bu.
Bayramlar bir zamanlar lezzetli bir meyveydi.
Şimdi tadı gitti, kabuğu kaldı.
Korkarım ki yarın o kabuk da kalmayacak…
Kapılar sustu, sofralar küçüldü, çocuklar bayramı bilmez oldu, büyükler unutuldu, mesajlar çoğaldı…
Ve biz hâlâ “bayram geliyor” diyoruz.
Ama içten içe herkes aynı soruyu soruyor:
Bayram mı?
Ne bayramı?
Sibel Şenocak