Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Hatice D. Özkal’ın İlk Mektup adlı romanı, görünüşte iki gencin mektuplarla gelişen aşkını anlatıyor. Fakat kitap ilerledikçe, yalnızca Hatice ile Mustafa’nın hikâyesini değil; 1970’lerin sonundan 1980’lerin sonuna uzanan dönemde imam-hatipli ve ilahiyatçı gençlerin eğitim, inanç, kimlik ve gelecek mücadelesini de içine alan daha geniş bir toplumsal tabloyla karşılaşıyoruz.
Romanın merkezinde, Bolvadin’de aynı çevrede yetişen, daha sonra üniversite eğitimi için farklı şehirlere giden iki genç vardır. Hatice Ankara’da ilahiyat, Mustafa ise İstanbul’da hukuk okumaktadır. Aralarındaki mesafe, mektuplarla aşılır; dostluk zamanla sevgiye, sevgi ise hayat boyu sürecek bir beraberlik arzusuna dönüşür. Ancak bu aşk, yalnızca iki insan arasında yaşanan duygusal bir yakınlaşma değildir. Dönemin başörtüsü yasakları, muhafazakâr gençliğin dava anlayışı, eğitim ideali ve dinî hassasiyetleri ilişkinin her aşamasında belirleyici olur.
Eserin dikkat çekici taraflarından biri, romandaki Hatice’nin büyük ölçüde yazarın kendisini temsil etmesine rağmen üçüncü şahısla anlatılmasıdır. Yazar, “ben” demek yerine gençlik yıllarındaki kendisini dışarıdan gözlenen bir roman kişisine dönüştürür. Bu tercih, yaşananlarla anlatılanlar arasına belli bir mesafe koyarken eseri doğrudan hatırat olmaktan çıkarıp otobiyografik romana yaklaştırır.
Hatice’nin mücadelesi üniversiteyle başlamaz. İmam-hatip ortaokuluna girebilmek için çaba göstermesi, iki kız arkadaşıyla birlikte erkek öğrencilerin çoğunlukta olduğu bir sınıfta kendine yer açmaya çalışması, eğitim hayatının ilk önemli sınavıdır. Lise döneminde de sınıfta iki kız öğrenci olarak kalabilmek için mücadele eder. Arkadaşının okuldan ayrılmaması ve ailesinin onun eğitimine devam etmesine izin vermesi için gösterdiği gayret, Hatice’nin yalnızca kendi geleceği için değil, yanında bulunan başka bir kız öğrencinin eğitimi için de çabaladığını gösterir.
Derslerinde başarılı olabilmek için canhıraş çalışır. Başarısı sayesinde tıp veya hukuk gibi yüksek puanlı bölümlere gidebilecek durumdayken ilahiyatı tercih eder. Bu seçim sıradan bir meslek tercihi değildir. Başörtüsü meselesini ilmî ve akademik bir zeminde ele almak, inancını bilgiyle temellendirmek ve bu alanda çalışma yapmak istemesi, ilahiyatı tercih etmesinde etkili olur. Böylece Hatice, eğitimini kişisel yükselişin ötesinde bir idealin parçası olarak görür.
Romanın güçlü taraflarından biri de Anadolu’dan büyükşehre gelen öğrencilerin hayatını içeriden anlatmasıdır. Bolvadin’in mahalle kültürü, aile ilişkileri ve muhafazakâr sosyal çevresi ile Ankara ve İstanbul’un üniversite ortamı arasında belirgin bir fark vardır. Öğrenciler bir yandan yeni düşüncelerle tanışırken diğer yandan inançlarını ve alıştıkları değerleri korumaya çalışırlar. Barınma sorunları, arkadaşlıklar, öğrenci evleri, dayanışma ve büyükşehirde ayakta kalma çabası eserde sıcak ve sahici biçimde yansıtılır.
Mektupların dili ise eserin hem güçlü hem de tartışmalı yönüdür. Mustafa’nın üslubunda Necip Fazıl Kısakürek’in etkisi açıkça hissedilir. Coşkulu hitaplar, yoğun metaforlar, kelime oyunları ve uzun cümleler bazı mektuplara şiirsel bir hava kazandırır. Kur’an’dan, İslam düşüncesinden ve klasik metinlerden yapılan alıntılar da mektupların kültürel zenginliğini artırır. Fakat yer yer bağlama tam oturmayan kelimeler, aşırı metafor kullanımı ve çetrefilli cümleler metnin akıcılığını zayıflatır. Bazı mektuplar doğal bir yazışmadan çok fikir yazısı veya hitabet metni havasına bürünür.
Kur’an ayetleri ve dinî kıssalarla kişisel hayat arasında kurulan ilişkiler de zaman zaman fazla doğrudan ve yüzeysel kalır. Dinî metinlerin kahramanların duygu ve davranışlarını açıklamak için sıkça kullanılması anlaşılırdır; ancak bazı bölümlerde ayetlerin ve kıssaların kendi bağlamlarından uzaklaştırılarak kişisel olaylara uygulanması eleştiriye açıktır.
Kitapta kişilere ve döneme ait fotoğraflara yer verilmesine rağmen romanın temelini oluşturan mektupların özgün nüshalarından örnek bulunmaması da önemli bir eksikliktir. Birkaç mektubun el yazısıyla yazılmış asıl sayfalarının paylaşılması, eserin belgesel ve otobiyografik yönünü güçlendirebilirdi. Bu yapılmadığı için mektuplar yer yer yaşanmışlığın doğrudan belgesi olmaktan çok sonradan yeniden düzenlenmiş veya kurgulanmış metinler izlenimi vermektedir.
Bütün eksiklerine rağmen İlk Mektup, bir dönemin muhafazakâr gençliğini, başörtülü öğrencilerin eğitim mücadelesini, aşk ile idealizm arasındaki gerilimi ve Anadolu’dan büyükşehre uzanan öğrencilik serüvenini samimi biçimde anlatıyor. Bu nedenle eser, yalnızca Hatice ile Mustafa’nın aşkı değil; inancını, eğitimini, sevgisini ve geleceğini bir arada korumaya çalışan bir kuşağın hikâyesi olarak okunmalıdır.
Not: Kitabı yazarından dinlemek için herkesi bu akşam saat:21:00 de İmam-hatip lisesi karşısındaki Cafelife’a bekleriz.