Van Gogh’la Yaşamak

Yayınlama: 21.07.2026
A+
A-

Bundan dokuz yıl önce bir akşam kızım, kucağında ürkek ve titrek bir kedi yavrusuyla çıkageldi. Yaklaşık bir aylık olan bu mini minnacık yavru, kucaktan iner inmez telaşla koltuğun altına kaçtı ve ulaşılması en güç köşeye kıvrıldı.

İnsanlardan ürküyor, kendisini güvende hissettiği bir köşede sessizce bekliyordu. Yarı açık gözleriyle çevresini gözetliyor; en küçük bir hareket sezinlediğinde başka bir köşeye gizleniyordu. Biz ise bize alışabilmesi ve kendisini rahat hissedebilmesi için önüne su, yiyecek ve süt dolu kâseler bırakıyorduk. Bununla da yetinmiyor, sevimli görünmeye çalışarak yanına yaklaşıyor, türlü şekillere giriyor ve garip sesler çıkarıyorduk. Onu korkusundan kurtarmak için elimizden geleni yapıyorduk. O ise korku dolu gözlerle bizi uzaktan izlemekle yetiniyordu.

Birkaç saatlik endişeli bekleyişin ardından, çevresini dikkatle gözetleyerek yavaş yavaş su içmeye başladı. Birkaç gün süren kararsızlıktan sonra küçük keşif gezilerine çıktı. Evin kıyısını köşesini kokluyor, yiyeceğinin bulunduğu yere gidip geliyordu. Birkaç hafta sonra çevremizde dolaşmaya, kendisine dokunmamızdan eskisi kadar ürkmemeye başlamıştı.

Günler ayları, aylar yılları kovalarken o çekingen yavru, evin altını üstüne getiren küçük bir canavara dönüştü. Koltuktan koltuğa atlıyor, odadan odaya koşuyor, bir yerlere gizlenip ansızın ortaya çıkıyordu. Kendi dünyasının tek kahramanıymış gibi bütün evi dolduruyordu.

Evi sahiplendiğini göstermek istercesine, kıyıya köşeye kuyruğunu titreterek sıvı püskürttüğü de oluyordu. Bu davranışı bizi ne kadar rahatsız etse de onu mutlu ettiği belliydi. Birlikte yaşamanın bedeli, kokusuna, kılına, nazına ve zaman zaman da hışmına katlanmaktı. Biz de katlanıyorduk; daha doğrusu, ona duyduğumuz sevgi sayesinde bütün bunları görmezden geliyorduk.

O artık evin neşesi, kızımın can yoldaşı, oğlumun duygusal desteği, benimse stresimi azaltan biricik dostumdu. Fakat evin iki sakini vardı ki birbirlerinden uzak durmak onlar için kaçınılmaz bir görev gibiydi. Bunlardan biri eşim, diğeri ise onun sesine bir türlü alışamayan Van Gogh’tu. Eşimin sesini duyduğu anda ya uzaklaşıyor ya da güvenli bulduğu bir köşeye kaçıyordu.

Her şey yolunda giderken bir gün yan odadan büyük bir gürültü ve acı bir ciyaklama sesi geldi. Yerimizden fırladığımız gibi odaya koştuk. Televizyon yere devrilmiş, uydu alıcısı bir yana, kumanda başka bir yana savrulmuştu. Fakat bütün bu dağınıklığa rağmen Van Gogh ortalıkta yoktu.

Televizyonu kaldırırken elektrik kablosunun kemirilerek koparıldığını fark ettik. Televizyonu bırakıp Van Gogh’u aramaya başladık. Onu üçlü koltuğun altındaki en ücra köşede, korkulu gözlerle ve titreyen bedeniyle kıvrılmış hâlde bulduk. Koltuğu çekip kucağıma aldığımda kalbi deli gibi çarpıyor, bütün vücudu tir tir titriyordu.

Anlaşılan, kabloyu kemirirken açığa çıkan telleri de ısırmış ve elektrik akımına kapılmıştı.

Bu olayın ona ders olduğunu düşündük. Birkaç ay boyunca televizyonun yanından geçerken kabloya kuşkuyla baktı ve yanına bile sokulmadı. Fakat korkusu geçince eski merakı yeniden uyandı. Evde kemirebileceği bütün kabloları kemirmeye başladı. Kalın ve sert olanlar dışındaki kabloları koparıyor, sonra da kabahatini bilircesine kimsenin kendisini göremeyeceği bir yere saklanıyordu.

Evin neşesi artık evin kablo canavarına dönüşmüştü. Macera ve heyecan tutkusunu kabloları kemirerek tatmin ediyor gibiydi.

Van Gogh’un maceraları bununla da sınırlı kalmadı. İki kez, balkondan yan odanın penceresine, oradan da yeniden balkona atlamaya çalışırken aşağı düştü. İlkinde, taşınmadan önce oturduğumuz evin dördüncü katından beton yola; ikincisinde ise üçüncü katta olan yeni evimizin balkonundan bahçedeki çiçek tarhına düştü.

Her düşüşün ardından birkaç gün sessiz ve sakin yatıyor, sonra yeniden eski merakına ve yaramazlıklarına dönüyordu. Yaşadığı onca tehlikeye rağmen korkusuzluğundan, inadından ve sevimliliğinden hiçbir şey kaybetmedi.

Adını boşuna Van Gogh koymadık. İnadı, bitmek bilmeyen merakı ve ölümle oyun oynarcasına kendisini tehlikeye atmaktan çekinmeyen gözü karalığı bize ünlü ressamı hatırlatıyordu. Kızıl tüyleri ressamın kızıl saçlarını, kızıl tüylerinin arasında kıvrılarak ilerleyen beyaz çizgiler ise onun tablolarındaki hareketli ve dalgalı fırça darbelerini andırıyordu. Bu yüzden “Van Gogh” adını fazlasıyla hak ediyordu.

Görünen o ki ne Van Gogh kablo kemirme huyundan vazgeçecek ne de biz ondan vazgeçebileceğiz. Onun bize alıştığından daha çok, biz onunla yaşamaya alıştık.

Bizimkisi, biraz kılın, biraz kokunun, birkaç parçalanmış kablonun ve bolca yaramazlığın eşlik ettiği derin bir yoldaşlıktır. Bütün bu küçük bedellere rağmen birbirimizin hayatını daha sıcak, daha neşeli ve daha yaşanılır kılan bir yoldaşlık…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum
  1. Ayfer Güney dedi ki:

    Değerli ve önemli bir yorum. Yazarı tebrik ederim