Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Her sabah, programlanmış bir elektronik saat misali, tamı tamına 06.00’da uyanırım. Mutfak kapısını açar açmaz kedim Van Gogh hemen yanımda biter. Mütemadiyen “mıy mıy” diye seslenerek ayaklarıma sürtünür; önce başını ve boynunu kaşımamı, ardından biraz süt veya yaş mama vermemi ister. Onun sıcak bedeni, ısrarlı sesi ve ayaklarımın çevresinde dönüp durması, her sabah tekrarlanan rutinimin hayatla en doğrudan ilişkilendiğim anlarından biridir.
Van Gogh’un gönlünü aldıktan sonra siyah camlı, metalik siyah ocağın altındaki üçüncü çekmeceyi açarım. Aç karnına almak zorunda olduğum küçük beyaz hapımı metalik gri plastik ambalajından çıkarıp ağzıma atarım. Ardından parlak çelik cezvemi, aynı parlaklıktaki kübist hatlı musluktan akan suyla doldururum. Elektronik çakmakla ocağı yakar, cezveyi ateşin üzerine yerleştirir, akşamdan mutfak masamda bıraktığım bilgisayarımın açma düğmesine basar ve lavaboya geçerim. Yüzümü yıkarım. Yılların hoyratlığından ve gecenin karanlığından ürpertiyle kurtulabilmiş birkaç tel saçımı düzeltir, uykunun izlerini silmek istercesine yüzümü bir kez daha suyla ovuşturur ve mutfağa dönerim.

Kaynamış suyu, Juan Gris’in 1914 tarihli Breakfast (Kahvaltı) tablosundan dolabıma düşmüşçesine duran beyaz fincanıma boşaltır, içine Gold granül kahvemden bir kahve kaşığı dolusu eklerim. Önce kahvenin kokusunu derin derin içime çeker, ardından dikdörtgen bir kutuda düzenli biçimde sıraladığım burçaklı, dikdörtgen bisküvilerimden ikisini alarak masama otururum.

Günün en az üç saatini burada çalışarak geçiririm. Bu masa yalnızca çalışma yerim değil, aynı zamanda dünyaya açılan dar çerçevemdir. Masaya yerleştiğimde tam karşıma düşen kombinin dijital ekranında yanıp sönen kırmızı göstergeler, bulunduğum ortamın mekanik nabzı gibi atıp durur. Yorulduğumda, biraz olsun düşünmek için sırtımı buzdolabına veririm; onun belli aralıklarla yükselip kesilen, kısa bir sessizliğin ardından yeniden başlayan uğultusu da bu mekanik düzenin ritmini tamamlar. Elektronik saat, elektronik çakmak, bilgisayar, kombinin kırmızı ışıkları ve buzdolabının kesintili motor sesi… Bütün bu araçlar, sabahımın görünmez ritmini belirleyen mekanik sembollere dönüşür. Sanki makineleri kullanan yalnızca ben değilim; onlar da çalışma ve dinlenme zamanlarımı sessizce düzenliyor.
Karşımdaki manzara bana bütünüyle değil, şehir mimarisinin izin verdiği kesitler hâlinde görünür: Binaların arasına sıkışmış birkaç ağaç; başka iki binanın arasında beliren genişçe fakat basık, yeşil ile kayaların birbirine karıştığı tepe parçası; iki bina arasında dikey bir yarık gibi uzanan daha dar bir aralıktan, uzunca bir direğe asılmış Türk bayrağıyla tamamlanan tepesi görünen Afyon Kalesi… Gökyüzü bile özgürce uzanamaz. Balkon kapısıyla pencerenin çerçeveleri, çatıların üst çizgileri ve balkon pervazı onu dikdörtgenlere, üçgenlere ve yamuklara böler; sanki gökyüzü de bu kübist geometrinin içine hapsedilmiştir. Zaman zaman gözlerimi bilgisayar ekranından ayırıp karşımdaki manzaraya baktığımda, Picasso’nun gerçekliği parçalayıp yeniden kurduğu kübist tablolarından biriyle karşı karşıya kaldığımı sanırım. Birkaç saniyelik şaşkınlığımı atlattıktan sonra, mimarinin izin verdiği ölçüde görünen gökyüzü parçasına boş boş bakarım. Gözlerim boşluğa dalmışken zihnimde kelimeler ve kavramlar uçuşur; ardından ekranımda okuduğum ya da yazmaya çalıştığım metne yeniden dönerim.

Van Gogh’un dışarıyla kurduğu en güçlü bağ da bu balkondur. Benim gözlerimi bilgisayar ekranından kaldırıp dışarıya baktığım anlarla onun balkon kapısına giderek dış dünyayı seyredişi aynı sabah ritüelinde buluşur. İkimizin de dışarıyla en sahici ilişkisinin aynı dar çerçeveden kurulması kayda değer bir benzerliktir. Acaba bu ortaklık, yalnızca bir alışkanlık benzerliği midir; yoksa insanıyla kedisinin aynı mimari sınırlar içinde yaşadığı sıkışmışlığın sessiz bir göstergesi mi? Her sabah kendimi, mekanik bir evrenin kübist tablosuna hapsolmuş; doğa ile şehir, gerçeklik ile temsil, umut ile sıkışmışlık arasında salınan metamodern bir birey gibi görmeye başladım. Van Gogh ise balkon eşiğinde durarak bu parçalanmış dünyanın hem içinde hem dışında kalır. Belki de onun bakışında benimkinden daha yalın fakat aynı ölçüde erişilmez bir dışarı arzusu vardır.
Bu sert ve köşeli şehir manzarasında tabiat, varlığını çoğu zaman görüntüsüyle değil, sesi ve nefesiyle hissettirir. Otomobillerin ve şehrin gürültüsünü zaman zaman yararak masama kadar ulaşabilen cılız kuş sesleri ile balkon aralığından içeri süzülen hafif bir esinti… Onlar geldiğinde resmin katı çizgileri bir anlığına gevşer. Doğa, gözümün önünde geometrik kesitlere hapsolmuş olsa da sesi ve nefesi hâlâ özgür ve canlı kalır.
Yaklaşık üç saat çalıştıktan sonra bilgisayarımı kapatıp toplar, yeniden yatağıma döner ve bir saat daha uyurum.
Uyandıktan sonra kahvaltı yapmak üzere tekrar mutfağa geldiğimde, biraz önce yaşadığım rutinin kırıldığını hissederim. Mekân aynıdır; masa, balkon, kombi, buzdolabı ve şehir manzarası yerli yerindedir. Fakat bu defaki gelişimin anlamı değişmiştir. Sabah saat altıda mutfağa giren kişi, gecenin karanlığından henüz kurtulamamış, kahvesini içerek düşüncelerine gömülen ve mekanik bir evrenin kübist tablosunda çalışan bireydir. İkinci defa mutfağa gelen ise kahvaltısını yapacak, ardından işlerini görmek üzere sokağa çıkacak ve şehrin gündelik hayatına karışacak olağan insandır.
Böylece aynı sabah içinde aynı mutfağa iki ayrı insan gibi girerim: İlkinde yalnızlığa, düşünceye ve kelimelere; ikincisinde gündelik hayata, insanlara ve şehre yönelirim. Rutin bütünüyle ortadan kalkmaz; yalnızca biçim ve anlam değiştirir. Aynı masa, aynı pencere, aynı manzara ve aynı insan… Fakat başka bir zaman, başka bir bakış ve başka bir hayat hâli. Sabahın ilk saatlerinde içine hapsolduğum kübist tablonun parçaları da böylece çözülür ve yeniden gündelik hayatın içine karışır.
Hüseyin BAY