Ateşe Doğru
Balkonun ortasında sırtüstü düşmüş küçük bir böcek, bacaklarını boşlukta telaşla savuruyordu. Bir süre eğilip baktım. Parmağımla düzeltmeye çalıştım; fakat yeniden ters dönüyor, bir türlü ayağa kalkamıyordu. İnsanın kendi çaresizliğini başka bir canlının çırpınışında görmesi için onun büyük olması gerekmiyordu.
Kafka’nın Dönüşüm’ü geldi aklıma. Gregor Samsa, bir sabah böceğe dönüşmüş olarak uyanmış; kalkmak için ne kadar çabalasa da bir türlü doğrulamamıştı. Samsa’nın bilinçli çabasıyla balkondaki böceğin içgüdüsel çırpınışı arasında elbette önemli bir fark vardı. Samsa’daki asıl dönüşüm, onun bedeninden önce çevresindeki insanların bakışında gerçekleşmişti. Çalışabildiği sürece evin yükünü taşıyan Gregor, işe yaramaz hâle geldiğinde evin yüküne dönüşmüştü. Bedeni değişmişti ama bilinci hâlâ oradaydı; ailesiyse onun bilincini değil, artık sağlayamadığı faydayı görüyordu.
Balkondaki böceğin bilincini bilmiyordum. Korkuyor muydu? Canı yanıyor muydu? Yoksa bütün çabası, sinirlerle kaslar arasındaki kör ve kusursuz bir emrin yerine getirilmesinden mi ibaretti? İnsanın başka canlılar hakkında sorduğu soruların çoğu, dönüp dolaşıp yine kendisini anlatıyordu.
Elimi yeniden uzattım. Parmağımın ucuyla dokunmaya çekindim; gövdesi kırılacak kadar ince görünüyordu. Yakındaki bir kâğıt parçasının yardımıyla onu yavaşça çevirdim. Ayakları zemine değer değmez bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra iki adım kadar ilerledi ve durdu. Yaşıyordu; fakat bu, iyi olduğu anlamına gelmiyordu. Tekrar ters döndü. Birkaç defa daha düzeltmeme rağmen ayaklarının üzerinde duramıyor; ne uçmaya cesaret edebiliyor ne de buna gücü yetiyordu.
Onu balkonun gölgeli tarafına bırakmayı düşündüm. Sonra, ne sebeple olduğunu bilmeden, yeniden sıcak döşemenin üzerine koydum. Belki ısıya ihtiyacı vardı. Belki de yaptığım, kendi bilgisizliğimi iyi niyet diye adlandırmaktan ibaretti. İnsan, bir canlıya yardım ederken bile çoğu zaman onun ne istediğini değil, kendisinin doğru saydığı şeyi yapıyordu.
Van Gogh balkona çıksa böceği hemen fark ederdi. Önce başını yana eğip onu koklar, sonra patisiyle yoklar, sonunda da büyük ihtimalle yerdi. Benim birkaç dakikadır üzerine hayat, ölüm ve bilinç düşündüğüm varlık, onun için hareket eden küçük bir avdan başka bir şey olmayacaktı. Aynı canlının iki ayrı bakışta böylesine farklı anlamlara bürünebilmesi tuhaftı: Benim için soru, Van Gogh için içgüdü.
Böceğin koyu, hafif metalik gövdesine tekrar baktım. Eve girip telefonumdan benzerlerini aradım. Karşıma “yangın böceği” diye bilinen Melanophila acuminata çıktı. Fotoğraflardaki böcekle balkondakinin aynı tür olduğundan tam emin değildim; ama okuduklarım, az önce gördüğüm küçük çırpınışı bambaşka bir hikâyenin içine yerleştirdi.
Yangın böceklerinin, çoğu canlının kaçtığı ateşi kilometrelerce uzaktan sezebildiği yazıyordu. Orta bacaklarının yakınındaki hassas algı organları, yangının yaydığı kızılötesi ışınımı fark ediyor; onları dumanın ve ısının bulunduğu yere yöneltiyordu. Kuşlar, memeliler ve insanlar alevlerden uzaklaşırken onlar yangına doğru uçuyordu.
Bunun sebebi ateşe duydukları esrarlı bir hayranlık değildi. Yangının zayıflattığı veya öldürdüğü ağaçlar, yumurtalarını bırakmaları için uygun bir ortam oluşturuyordu. Rakiplerin ve avcıların çekildiği yanmış gövdelerde larvalar daha güvenli gelişiyor, kömürleşmiş kabukların altında yeni bir hayat başlıyordu. Birileri için son olan şey, onlar için başlangıçtı.
Bu düşünce beni uzun süre bırakmadı. Biz ateşi yıkım olarak biliyorduk: Evlerin, ağaçların, hayvanların ve hatıraların sonu olarak… Oysa aynı ateş, başka bir varlığın neslini sürdürme çağrısıydı. Doğa, bizim felaket adını verdiğimiz olayların yasını bizim gibi tutmuyor; boşalan yere başka bir hayat yerleştiriyordu. Bazıları yangından kaçıyor, bazılarıysa geleceğini yangının küllerinde arıyordu.
Bu kusursuz yöneliş nasıl ortaya çıkmıştı? Sayısız kuşağın içinden süzülerek gelen evrimsel bir uyum muydu, yoksa canlılığın en küçük ayrıntısına kadar işlenmiş bilinçli bir tasarımın işareti mi? Sorunun iki tarafı da önümde açık duruyordu. Değişmeyen gerçek ise dünyada yalnız olmadığımızdı. Böceğin küçücük bedeninde, insanlığın yüzyıllardır tartıştığı büyük meselelerden biri saklanmış gibiydi. Fakat o, kendisine yüklediğim anlamlardan habersiz, balkonun sıcak zemininde bekliyordu.
Akşama doğru telefonumdaki yerel haberlere bakarken yakınımızdaki Fatih Mahallesi’nde kuru otların tutuşmasıyla küçük bir yangın çıktığını okudum. Ekiplerin müdahalesiyle yangın büyümeden söndürülmüştü. Ekrandaki alev ve duman fotoğrafına bakarken balkondaki böcek geldi aklıma.
Belki de oraya gidiyordu; gücü tükenince balkonun mermerindeki ısı ve parıltı onu yanıltmıştı. Ya da bir anlık dalgınlıkla parıldayan alüminyum korkuluklara çarpmış ve balkona yuvarlanmıştı. Ama şimdi buradaydı ve yaralıydı.
Hüseyin BAY