İktidarın Vicdanla İmtihanı

Yayınlama: 12.05.2026
A+
A-

 

                     İktidarın Vicdanla İmtihanı

       Ahlaksız ve hukuksuz siyaset zulüm üretir; siyasetsiz ve hukuksuz ahlak ise kölelik.     

Ahlak, çocukluğumuzla başlayan ve yaşamımızın bütün evrelerinde duyduğumuz bir kavramdır. Biz onu bıraksak da o bizi asla bırakmaz. İnsanlığın ortak vicdanı diyebileceğimiz gibi; nesiller boyu aktarılagelen yazılı olmayan kurallar bütünü olarak da tanımlayabiliriz. Ailede, sokakta, okulda, işte… her yerde karşımıza çıkar. Toplumun varlığını mümkün kılan görünmez dokudur aynı zamanda. Kendimizi içinde bulduğumuz; soluduğumuz hava kadar kuşatıldığımız ama ellerimizle tutamadığımız bir gerçekliktir. Şeffaf, akışkan, yumuşak ama dirençli bir kuşatıcıdır ahlak.

Güç ise en yalın hâliyle bir şeyi yapabilme kapasitesidir. Ancak yalnızca kapasiteyle sınırlı değildir; irade, etki, yönlendirme ve hükmetme boyutlarını da içerir. En küçük canlının yaşamda kalma azminden, dünyaya hükmetme arzusuna kadar uzanan geniş bir alanı kapsar. Arzuyla başlar, fiilî hükmetmeyle devam eder. Büyüdükçe etkinleşir; etkinleştikçe yetkinleşir ve o oranda sınırlarını genişletir. İnsan, çoğu zaman güce yöneliktir; hatta eline geçtiğinde onu artırma eğilimindedir.

Birisi görünür oldukça diğerinin geri çekildiği iki etkinlik varsa, biri ahlak diğeri güçtür. Ahlak gücü sınırlamak ister; güç ise sınırları aşma eğilimindedir. Aydınlık ile karanlık kadar keskin olmasa da aralarında sürekli bir gerilim vardır. Güç, insana “yapabilirim” duygusu verir. Ahlak ise “yapmamalıyım” sınırını koyar. Asıl mesele, bu iki ilkenin bir arada var olup olamayacağıdır. Tarih bu dengeyi ne ölçüde koruyabilmiştir?

Toplumsal hareketlerin, dinî yapılanmaların ve ideolojik çıkışların çoğu, yozlaşmış bir düzeni ıslah etme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Başlangıçta ahlâkî bir hassasiyet ve adalet arayışı vardır. Ancak muktedir olunduğunda yeni bir sınav başlar. Güç arttıkça eleştiriye tahammül azalabilir; eleştiri azaldıkça mesafe açılabilir. Mesafe açıldıkça yozlaşma ihtimali belirir.

İslam tarihindeki Emevi Hanedanı’nın ortaya çıkışı bu gerilimin tartışıldığı örneklerden biridir. İlk dönem hilafet anlayışından saltanat modeline geçiş, yalnızca siyasal bir dönüşüm değil; aynı zamanda meşruiyet ve ahlak tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Devletin genişlemesi ve istikrar arayışı, merkezi otoriteyi güçlendirmiş; fakat bu güç yoğunlaşması, farklı kesimlerde ahlâkî sorgulamaların artmasına neden olmuştur. Mesele, belirli bir dönemi yargılamak değil; gücün merkezileştiği her yerde benzer tartışmaların ortaya çıkabildiğini görmektir.

Bugün durum farklı mıdır? En küçük birim olan aileden başlayarak küresel siyasete kadar, güç arttıkça ahlâkın geri çekildiğine dair örnekler az değildir. Epstein olayı, iktidarın ve nüfuzun görünmeyen boyutlarını gözler önüne sermiştir. Gücün, sorgulanmadığı ölçüde nasıl koruyucu bir zırha dönüştüğünü ve bu zırhın ahlâkî denetimi nasıl aşındırabildiğini göstermiştir. Foucault’nun işaret ettiği gibi, iktidar yalnızca görünen yapılarda değil, aynı zamanda gizli ve dağınık ağlar içinde işler; sorgulanmadığında ise dönüştürücü olduğu kadar bozucu bir etkiye de sahip olabilir. Güç, insanda “Ben yanlış yapmam.” ya da “Bana bir şey olmaz.” hissini artırdığı ölçüde, ahlâkla ve toplumla arasındaki mesafeyi büyütebilir. Bazen zulüm yalnızca gücü kullananların değil, gücün gölgesine sığınanların da eseridir. Bu cümlenin, CHP’den istifa ederek AKP’ye geçen belediye başkanlarıyla herhangi bir ilgisi yoktur.

Bu noktada şu gerçek belirir: Gücü yalnızca bireysel ahlaka emanet etmek yeterli değildir. Ahlak gereklidir ama kırılgandır. Gücü sınırlayamayan ahlakın yanında, onu denetleyen kurumsal mekanizmalara ihtiyaç vardır. Hukuk bu nedenle ortaya çıkar. Ahlakla sınırlanamayan gücün panzehiri, kurallara ve hesap verebilirliğe dayalı bir hukuk düzenidir.

Hüseyin BAY

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.