Futbolun Adaleti Yok, Anladık da Ya Adaletin Futbolu?

Yayınlama: 15.06.2026
A+
A-

“Adalet” kelimesi Arapçadaki adl kökünden gelir. Adl; denge, ölçü, doğruluk, tarafsızlık ve bir şeyi olması gereken yere koymak demektir. Bu sebeple adaletsizlik yalnızca birinin hakkını yemek değildir; bir kişiyi, kurumu veya değeri ait olmadığı yere yerleştirmek de adaletsizliktir.

Futbolun adaleti olmadığı sıkça söylenir. Doksan dakika iyi oynarsınız, topa sahip olursunuz, rakip kaleyi kuşatırsınız; fakat iki kez gelen rakibiniz iki gol atar ve maçı kazanır. Direkten dönen toplar, kaçan fırsatlar ve beklenmedik sonuçlar karşısında aynı cümleye sığınırız:

“Futbolun adaleti yok.”

Peki, bunu anladık da adaletin futbolu nasıl oynanıyor?

Türkiye’nin uzun bir aradan sonra Dünya Kupası’na katılması, siyasi düşüncesi ne olursa olsun bütün toplumun ortak sevinci olabilirdi. Çünkü ay-yıldızlı forma herhangi bir partinin, kişinin veya grubun değil, milletin formasıdır.

Adı üzerinde: Millî Takım.

Ne var ki turnuva öncesinde hazırlanan “Siz Hepiniz Biz Türkiye” adlı çalışma, futbol heyecanından çok başka bir anlatının gölgesinde kaldı. Millî takım için hazırlanan bir görüntüde futbolcuların, oyunun ve spor ruhunun öne çıkması beklenirken siyasi iktidarı, teknolojik gücü ve savunma sanayiini simgeleyen görüntüler daha baskın hâle geldi. Böylece futbolcular, kendileri adına hazırlanan bir çalışmada neredeyse yardımcı oyuncuya dönüştü.

Buradaki sorun, ülkeyi yönetenlerin millî takıma başarı dilemesi değildir. Elbette devlet yöneticileri, siyasi partiler ve toplumun bütün kesimleri millî takımı destekleyebilir. Sorun, bir siyasi yapının hazırladığı içeriğin, bütün milleti temsil etmesi gereken kurumlar tarafından ortak bir millî anlatısı gibi sunulmasıdır.

Kurumların yalnızca tarafsız olması yetmez; tarafsız görünmesi de gerekir. Türkiye Futbol Federasyonunun resmî mecraları, herhangi bir siyasi hareketin tanıtım alanı hâline gelirse ister istemez şu soru doğar:

Aynı imkân, başka siyasi görüşlere de tanınacak mıdır?

Bu soruya açıkça “evet” denilemiyorsa orada eşitlikten değil, ayrıcalıktan söz edilir.

Bu nedenle yapılan eleştirileri yalnızca muhalefetin alışılmış itirazları olarak görmek eksik olur. Mesele, bir partiye duyulan yakınlık veya uzaklıktan önce, ortak değerlerin nasıl temsil edildiğidir. Bir millî takım klibi, toplumun bir bölümünü heyecanlandırırken diğer bölümüne kendisini dışarıda hissettiriyorsa, birleştirme iddiası daha başlangıçta kendi anlamını kaybetmiş demektir. Millî heyecan, ancak herkes kendisini içinde bulduğunda millîdir.

Benzer bir mesele kamu yayıncılığı açısından da geçerlidir. TRT, ülkeyi yönetenlerin değil, ülkenin tamamının yayın kuruluşudur. Vergisini ödeyen ve o ekranları ortak kamusal alan olarak gören insanların siyasi tercihleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle belirli bir siyasi merkezin hazırladığı propaganda niteliğindeki bir içeriğin kamu yayıncısında yer alması, sıradan bir yayın tercihi değildir.

Adaletin kökündeki “her şeyi olması gereken yere koyma” anlamını hatırlarsak mesele daha açık görülür: Siyasetin yeri siyasi alandır; propagandanın yeri parti mecralarıdır; federasyonun yeri futbolun içidir; kamu yayıncısının yeri ise bütün topluma eşit mesafede durmaktır.

Klipte kullanılan savaş uçakları, gemiler, silahlar ve askerî çağrışımlar, futbolda giderek yaygınlaşan başka bir sorunu da gösteriyor: militarist dil.

Transfer edilen oyuncu “bomba”, golcü “silah”, takım “ordu”, teknik direktör “komutan” oluyor. Maç “savaş”, rakip “düşman”, tribün “cephe” şeklinde sunuluyor. Oysa futbolun özü savaş değil, oyundur; düşmanlık değil, rekabettir. Rakip, yok edilmesi gereken bir düşman değil, oyunun oynanmasını mümkün kılan diğer taraftır.

Sporun asıl değeri de burada ortaya çıkar: Kazanırken ölçüyü kaybetmemek, kaybederken mazerete sığınmamak, mücadele ederken rakibin insanlığını unutmamak…

Avustralya karşısında alınan 2-0’lık yenilgi, bu yüksek perdeli atmosferin ardından öğretici oldu. Türkiye topa daha fazla sahip oldu, çok sayıda şut çekti; fakat gol atamadı. Rakibi ise daha az gösterişli, fakat daha sonuç alıcıydı. Anlaşılan o ki futbol, reklamın ve algının değil; doğru oyunun, hazırlığın ve bitiriciliğin sonuç verdiği bir alan olmaya devam ediyor.

Bir bakıma sahadaki oyun ile maç öncesinde kurulan anlatı arasında çarpıcı bir benzerlik vardı: Görüntü büyüktü, gürültü fazlaydı; fakat sonuç yoktu.

Klip vardı, gol yoktu.

Hamaset vardı, oyun aklı eksikti.

Elbette tek bir yenilgi üzerinden futbolcuları veya teknik heyeti mahkûm etmek doğru olmaz. Eleştirinin hedefi sahadaki oyuncular değil, onların omuzlarına yüklenen siyasi, tarihî ve psikolojik ağırlıktır. Futbolcular yalnızca futbol oynamalıdır; bir iktidarın başarı hikâyesini tamamlamak, bir milletin bütün tarihini taşımak veya rakibi sembolik bir düşmana dönüştürmek zorunda değildir.

“Siz hepiniz, biz Türkiye” sözü de bu bakımdan düşündürücüdür. İlk bakışta birleştirici görünse de “siz” ve “biz” diye iki ayrı taraf üretir. Oysa Türkiye, kendisini ülkenin tamamıyla özdeşleştiren herhangi bir siyasi merkezin adı değildir. Türkiye; destekleyeniyle eleştireniyle, oy vereniyle vermeyeniyle herkesin ortak ülkesidir.

Millî Takım da öyledir.

Futbolun adaleti bazen gerçekten olmayabilir. Çok oynayan kaybedebilir, az oynayan kazanabilir. Fakat adaletin futbolunda saha herkese ait olmalı; federasyon hiçbir tarafın formasını giymemeli, kamu yayıncısı bütün tribünlere eşit mesafede durmalıdır.

Çünkü adalet, yalnızca hakkı değil, haddi de bilmektir.

Ve millî değerlerden siyasi kazanç üretmek, adaletin futbolunda açık ofsayttır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.