Cumhurbaşkanlığı Seçimleri İçin Şeytan Ayrıntıda Değil; Örüntüde ve Süreçte Saklı 2

Yayınlama: 10.04.2026
A+
A-

Gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız bir savunma biçimi vardır: Bir hata eleştirildiğinde, kişi doğrudan o hatayla yüzleşmek yerine, başkasının daha büyük ya da benzer bir hatasını öne sürer. İlk bakışta bir denge kurma çabası gibi görünen bu yöntem, gerçekte tartışmayı hakikatten uzaklaştıran bir saptırma mekanizmasıdır. Çünkü burada amaç, hatayı ortadan kaldırmak değil; hatayı karşılaştırmalı bir zeminde görünmez kılmaktır.

Bu savunma biçimi yalnızca bir retorik strateji değildir; aynı zamanda bir meşruiyet inşa etme girişimidir. Kişi ya da yapı, kendi konumunu doğrudan doğrulamak yerine, karşıtının kusurları üzerinden dolaylı bir haklılık üretir. Böylece hakikat, kendi iç tutarlılığıyla değil; karşılaştırmalı kusurlar üzerinden şekillenen bir algıya indirgenir.

Tam da bu noktada mesele, tekil hataların ötesine geçerek bir örüntü ve süreç meselesine dönüşür. Çünkü karşımızda olan şey, münferit yanlışlardan ziyade, yanlışın nasıl meşrulaştırıldığına dair işleyen bir sistematik akıldır.

31 Mart 2026 sabahı itibarıyla Türkiye’nin içinden geçtiği tabloyu anlamak için de tam olarak bu çerçeveye ihtiyaç vardır. Zira yaşananlar, yalnızca bir dizi adli ve idari işlem olarak okunamayacak; zamanlaması, kapsamı ve yöneldiği alanlar itibarıyla bütüncül bir değerlendirmeyi zorunlu kılan bir süreçtir. Ana muhalefet partisi CHP ve ona bağlı yerel yönetimlere yönelik gelişmeler, Cumhuriyet tarihinin en geniş kapsamlı yargı ve emniyet operasyonlarından biri olarak kayda geçecek niteliktedir.

Bu süreci, bakış açısına göre “hukuki bir temizlik” ya da “siyasi bir kuşatma” olarak nitelendirmek mümkündür. Ancak hangi tanım tercih edilirse edilsin, tartışmanın merkezine yerleşmesi gereken şey tekil olaylar değil; bu olayların oluşturduğu örüntü ve işleyiş biçimidir.

Süreç, ana muhalefetin en güçlü aktörlerinden biri olan Ekrem İmamoğlu’nun yaklaşık 35 yıl önce aldığı üniversite diplomasının “usulsüz yatay geçiş” iddiasıyla iptal edilmesiyle başladı. Bu kararın hemen ardından, Cumhurbaşkanı adaylığı ilan edilen İmamoğlu’nun “resmi belgede sahtecilik” suçlamasıyla tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmesi, hukuki bir dosyanın ötesinde siyasal etkileri olan bir kırılma noktası oluşturdu. Diploma iptaliyle birlikte “seçilme yeterliliği” tartışmasının açılması ise sürecin yalnızca geçmişe değil, doğrudan geleceğe de müdahil olduğunu gösterdi.

Bu gelişmeleri, CHP’nin kurumsal yapısına yönelik açılan kurultay davaları izledi. Partinin son büyük kurultayında usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla açılan dava, yalnızca bir iç işleyiş meselesi olmaktan çıkarak, doğrudan parti yönetiminin meşruiyetini tartışmaya açtı. 1 Nisan’da görülecek duruşmada kayyum atanıp atanmayacağına dair beklenti, siyasetin yargı üzerinden yeniden şekillendirilip şekillendirilmeyeceği sorusunu daha da görünür kıldı.

Yerel yönetimlere yönelik operasyonlar ise sürecin üçüncü ayağını oluşturdu. İstanbul’da Beşiktaş, Beykoz, Şişli ve Beylikdüzü başta olmak üzere birçok ilçede belediye başkanlarının tutuklanması ve İBB bürokratlarına yönelik gözaltılar, operasyonların yalnızca sembolik değil; idari kapasiteyi doğrudan etkileyen bir genişlikte olduğunu ortaya koydu.

Ardından 27 Mart’ta Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın rüşvet iddiasıyla gözaltına alınması ve birkaç gün sonra Bursa’da Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in ailesiyle birlikte geniş çaplı bir operasyon kapsamında gözaltına alınması, sürecin coğrafi ve kurumsal olarak yaygınlaştığını gösterdi.

Bu noktada dikkat çekici bir başka husus ise, Adalet Bakanı’na yönelik kamuoyunda dile getirilen tapu ve mal varlığı iddialarının hemen ardından bu operasyonların gelmiş olmasıdır. Bu durum, ister tesadüf olarak değerlendirilsin isterse nedensel bir ilişki kurulmak istensin, kamuoyu algısı açısından önemli bir eşik üretmiştir. Çünkü tartışma, “kim ne yaptı?” sorusunun ötesine geçerek, “hangi iddialar nasıl ve ne zaman gündeme alınıyor?” sorusuna evrilmektedir.

Tam da burada, yazının başında işaret ettiğimiz savunma biçimi yeniden belirginleşir. Bir iddia ortaya atıldığında, o iddiaya doğrudan cevap vermek yerine, başka dosyalar ve başka aktörler üzerinden karşılık üretmek… Böylece mesele, hakikatin aydınlatılması olmaktan çıkar; karşılaştırmalı suçlamalar arasında dağıtılan bir algı yönetimine dönüşür.

Oysa sağlıklı bir hukuk düzeninde esas olan, her iddianın kendi bağlamı içinde, şeffaf ve tutarlı bir şekilde ele alınmasıdır. Bir yerdeki usulsüzlük iddiası, başka bir yerdeki iddiayı ortadan kaldırmaz; aksine her birinin ayrı ayrı ve eşit titizlikle incelenmesini gerektirir.

Dolayısıyla bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tabloyu anlamak için, tek tek dosyalara odaklanmak yeterli değildir. Asıl bakılması gereken, bu dosyaların hangi sırayla, hangi yoğunlukta ve hangi bağlamda devreye alındığıdır. Çünkü şeytan çoğu zaman ayrıntıda değil; o ayrıntıları birbirine bağlayan örüntüde ve sürecin kendisinde saklıdır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.