Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Türkiye’de son günlerde yaşanan gelişmeleri yalnızca yargı operasyonları ya da siyasi tartışmalar üzerinden okumak, fotoğrafın tamamını görmemizi zorlaştırır. Çünkü eş zamanlı olarak ilerleyen bir başka hat daha vardır: Toplumun nasıl şekillendirileceğine, hangi değerler etrafında yeniden üretileceğine dair yürüyen bir kültürel ve ideolojik inşa süreci.
Bu noktada, Bilal Erdoğan ve onun öncülüğünde faaliyet gösteren vakıflar üzerinden yürütülen “yeni bir dindar gençlik” inşa etme çabası, yalnızca bir sivil toplum faaliyeti olarak değil; daha geniş bir toplumsal yönlendirme projesi olarak da okunmaktadır. Bu çabanın dikkat çekici yönlerinden biri, yalnızca içerik üretimiyle sınırlı kalmaması; aynı zamanda organizasyon, temsil ve görünürlük düzeyinde de güçlü bir şekilde desteklenmesidir. Nitekim il ziyaretleri ve yerel faaliyetlerde, bakanlardan valilere, üniversite rektörlerinden yerel yönetim temsilcilerine kadar geniş bir bürokratik katılımın sağlanması; bu etkinliklerin hem yerel hem de ulusal basın ile sosyal medyada görünür kılınması, söz konusu inşa sürecinin kurumsal ve kamusal boyutunu daha belirgin hâle getirmektedir.
Öte yandan, seküler yaşam tarzına yönelik eleştirilerin özellikle belirli olaylar ve kriz anları üzerinden yoğunlaştırılması; uyuşturucu operasyonları, gençlik üzerinden yürütülen ahlaki tartışmalar ve “toplumsal çürüme” söylemleriyle birlikte sunulması, bu inşa sürecinin karşıtını da tanımlayan bir dil üretmektedir. Böylece bir yanda “inşa edilen ideal gençlik”, diğer yanda ise “dekadansın temsilcisi olarak sunulan kesimler” şeklinde keskin bir karşıtlık kurulmaktadır.
Bu karşıtlık yalnızca söylem düzeyinde kalmamakta; zamanlama ve sembolik hamlelerle de pekiştirilmektedir. Özellikle yılbaşı gibi seküler yaşam tarzının görünür olduğu dönemlerin hemen ardından düzenlenen kitlesel organizasyonlar ve mitingler—örneğin İstanbul’da Galata Köprüsü üzerinde gerçekleştirilen Kudüs mitingi ve bu mitinge ülkenin önde gelen spor kulüplerinin de katılımının sağlanması—yalnızca bir etkinlik olarak değil; aynı zamanda bir “varlık gösterme” ve “alan belirleme” pratiği olarak da okunabilir.
Tam da bu noktada, yazının önceki bölümünde ele aldığımız yargı süreçleriyle bu kültürel inşa hattı arasında bir paralellik kurmak mümkündür. Bir tarafta ana muhalefet ve yerel yönetimlere yönelik yoğunlaşan adli süreçler; diğer tarafta toplumun değer eksenini yeniden tanımlamaya yönelik ideolojik ve kültürel mobilizasyon…
Bu iki hat, doğrudan aynı mekanizmanın ürünü olmak zorunda değildir. Ancak eş zamanlılıkları ve birbirini tamamlayan etkileri, daha geniş bir çerçevenin varlığına işaret edebilir. Özellikle Adalet Bakanı’na yönelik tapu ve mal varlığı iddialarının ardından gelen operasyon dalgaları ile muhalefet belediyelerine yönelen süreçlerin aynı zaman diliminde yoğunlaşması, kamuoyunda bu olayların birbirinden bağımsız olup olmadığı sorusunu kaçınılmaz hâle getirmektedir.
Burada asıl mesele, tek tek olayların doğruluğu ya da yanlışlığı değil; bu olayların hangi bağlamda anlam kazandığıdır. Çünkü bir toplumda hem hukuki süreçler hem de kültürel yönlendirmeler aynı anda belirli bir eksende yoğunlaşıyorsa, bu durum yalnızca “tesadüfler zinciri” olarak açıklanamaz; en azından böyle bir açıklama sorgulanmayı hak eder.
Yeniden başa dönersek…
Bir iddiaya başka bir iddiayla karşılık vermek, bir hatayı başka bir hatayla gölgelemek ya da bir toplumsal kesimi diğerine karşı konumlandırarak meşruiyet üretmek—bunların hiçbiri hakikati büyütmez. Aksine hakikati parçalara ayırır, dağıtır ve görünmez kılar.
Bugün Türkiye’de olan biteni anlamak için yalnızca “kim haklı?” sorusunu sormak yetmez. Asıl sorulması gereken şudur:
Bu kadar farklı görünen süreçler neden aynı zaman diliminde, benzer yoğunluklarla ve belirli yönlere doğru akmaktadır?
Çünkü bazen mesele, tek tek olaylarda değil; o olayların birbirine nasıl bağlandığında saklıdır. Ve çoğu zaman şeytan, ayrıntıda değil; o ayrıntıları anlamlı bir bütüne dönüştüren örüntüde gizlidir.