Bazen kötülüğü anlamak için onu tanımlamak yetmez; asıl mesele, onun nerede ve hangi koşullarda mümkün hâle geldiğini görebilmektir. Jeffrey Epstein dosyaları, bu yönüyle yalnızca bir suç hikâyesi değil; modern dünyanın ahlâkî haritasında açılmış karanlık bir yarıktır. Burada mesele tek bir kişinin sapkınlığı değil, bu sapkınlığın nasıl olup da yıllarca sessizlikle çevrelendiğidir.
Bu konuyu ele alırken özellikle dikkat edilmesi gereken bir eşik vardır: Ne Batı düşmanlığına savrulmak, ne antisemitik bir dile düşmek, ne de herhangi bir dine veya kültüre toptancı suçlamalar yöneltmek. Özellikle sosyal medyada, bazı gazete ve televizyonlarda sergilenen ve adeta bir cadı avını andıran tepkileri gördükten sonra, böyle bir metni soğukkanlılıkla yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü öfke, hakikati açığa çıkarmaz; çoğu zaman onu daha da örter.
Unutulmaması gereken şudur: Bu kirli, sapkın ve güç merkezli yapının içinde her dinden, milletten ve kültürden insanlar yer almıştır. Epstein’in Papa’yla yan yana görüntülenebilmesi de, kendisine Kabe örtüsü hediye edilebilecek denli Müslüman çevrelerle yakın ilişkiler kurabilmesi de bunun göstergesidir. Yahudi kimliğinin ise bu bağlamda, inançtan çok küresel networkler açısından bir avantaj sağladığı; ahlâkî ya da ideolojik bir belirleyicilik taşımadığı açıkça ifade edilmelidir. Amerika’dan İngiltere’ye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Türkiye dâhil dünyanın birçok bölgesiyle kurulan ilişkiler, kişisel bir tesadüften ziyade küresel güç ağlarının doğasıyla ilgilidir.
Dünya hep mi böyleydi? Güçlülerin zayıfları ezdiği, adaletin haklıdan çok muktedirin yanında durduğu bir düzen mi bu? Tarihe bakıldığında, cevabın rahatsız edici biçimde “evet” olduğu görülür. Antik imparatorluklardan modern ulus-devletlere kadar, güç yoğunlaştıkça denetim zayıflamış; denetim zayıfladıkça bedenler, özellikle de çocuk bedenleri, korunmasız kalmıştır.
Bu nedenle Epstein vakasını yalnızca “Batı’nın çürümesi” olarak okumak kolay ama yanıltıcıdır. Benzer örüntüler, farklı biçimlerde, Müslüman toplumlar dâhil olmak üzere dünyanın birçok yerinde ortaya çıkmıştır. Zengin Araplar ya da başka Müslüman elitlerin, Afrika veya Uzak Doğu’dan gelen çocuklarla kurduğu ilişkilerle ilgili iddiaları da aynı yapısal çerçevede değerlendirilmelidir. Burada belirleyici olan din ya da etnik kimlik değil; servet, hareketlilik ve cezasızlıkla birleşen küresel eşitsizliktir.
Afrika ve Güneydoğu Asya’nın bu tür karanlık hikâyelerde sıkça yer alması tesadüf değildir. Yoksulluk, devlet denetiminin zayıflığı, göçmenlik ve kayıt dışı yaşam, çocukları görünmez kılar. Görünmez olan ise her zaman daha kolay istismar edilir. Bu durum, yalnızca belirli dini ve kültürün değil; modern dünyanın ortak utancıdır.
İslam’ın ahlaki öğretisi, diğer birçok dinin ve kültürün öğretisinde de olduğu gibi, bu tabloyla açık bir çelişki içindedir. Çocuk emanettir; zulüm günahtır; güç suçu hafifletmez. Ancak tarih bize şunu da gösterir: Dinlerin ve kültürlerin ahlâkî ilkeleri, güçle birleştiğinde ve denetlenmediğinde, kolaylıkla suskunluğun bir kılıfına dönüşebilir.
“Fitne çıkmasın”, “ayıp olmasın”, “düşmanlara malzeme vermeyelim” gibi gerekçeler ise çoğu zaman mağdurun değil, failin korunmasına hizmet eder.
Burada asıl soru şudur: Neden izliyoruz? Neden biliyor, duyuyor, hatta zaman zaman dehşete düşüyor ama çoğu zaman susuyoruz? Çünkü kötülük, en çok sessizlikte kök salar. İdeolojiler, dinler ve medeniyetler farklı olabilir; fakat denetlenemeyen güç her yerde aynı sonucu üretir.
Epstein dosyaları bize şunu fısıldar: Sorun yalnızca “kötü insanlar” değildir. Sorun, kötülüğe alan açan yapılardır. Ve bu yapılar değişmedikçe, karanlık yalnızca el değiştirir.
Kötülüğe yol açan yapıları ortadan kaldırmanın yolu ise; insani, aklî ve vicdanî değerler ile evrensel ahlak ilkelerine dayanan, şeffaf bir hukuk düzeni ve demokratik, çoğulcu bir toplumdan geçer.
Hüseyin BAY