Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Ekonomide bazı kelimeler vardır; tek başına söylendiğinde teknik, hatta sıradan gelir. “Likidite”, “fon”, “tasfiye”, “sermaye piyasası” gibi…
Fakat bu kelimelerin arkasında insanların birikimleri, gelecek planları ve en önemlisi ekonomiye duydukları güven vardır.
Son günlerde yatırım fonlarının tasfiyesi ve sermaye piyasalarında yaşanan hareketlilik gündemin önemli başlıklarından biri hâline geldi. Sermaye Piyasası Kurulu tarafından bazı fonlarla ilgili alınan tedbirler, ardından piyasalarda yaşanan satış baskısı ve likidite ihtiyacı bize ekonominin çok önemli bir gerçeğini yeniden hatırlattı:
Finansal piyasaların en değerli sermayesi paradır sanırız; oysa asıl sermaye güvendir.
Bir yatırımcı parasını bir fona yatırırken yalnızca daha yüksek getiri beklemez. Aynı zamanda kuralların işlediğine, denetimin yapıldığına ve yatırım yaptığı piyasanın sağlıklı çalıştığına inanır.
Bu inanç sarsıldığında ise sorun yalnızca bir fonun sorunu olmaktan çıkabilir.
Yatırımcı parasını çekmek ister. Fon, yatırımcısına ödeme yapabilmek için nakde ihtiyaç duyar. Nakit bulabilmek için portföyündeki varlıkları satmaya başlar. Satışlar arttıkça fiyatlar düşer. Fiyatlar düştükçe zarar endişesi büyür ve daha fazla yatırımcı çıkmak ister.
Böylece ekonomide adına “likidite sarmalı” diyebileceğimiz tehlikeli bir döngü ortaya çıkar.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var.
Bir fonun tasfiye edilmesi, o fondaki bütün paranın bir anda yok olduğu anlamına gelmez. Tasfiye, fonun faaliyetinin sonlandırılması ve sahip olduğu varlıkların belirli bir süreç içerisinde nakde çevrilerek yatırımcılara payları oranında aktarılmasıdır.
Fakat mesele yalnızca tasfiye edilen fonlardaki para değildir.
Asıl soru şudur:
Bir finansal sistemde güven sarsılırsa bunun maliyeti nereye kadar ulaşır?
Çünkü finans piyasaları birbirinden tamamen bağımsız adalardan oluşmaz. Fonlar borsaya, borsa şirketlere, şirketler bankalara, bankalar kredi mekanizmasına, kredi mekanizması da üretime ve yatırıma bağlıdır.
Bu nedenle finansal piyasalarda ortaya çıkan bir likidite problemi zamanında kontrol altına alınamazsa reel ekonomiye kadar uzanan sonuçlar doğurabilir.
Tam da bu noktada Merkez Bankasının rolü önem kazanıyor.
Bir tarafta enflasyonla mücadele etmek amacıyla uygulanan sıkı para politikası, diğer tarafta finansal sistemin ihtiyaç duyduğu likiditenin sağlanması…
İlk bakışta çelişkili gibi görünen bu durum aslında para politikasının ne kadar hassas bir denge üzerinde yürüdüğünü gösteriyor.
Merkez Bankası enflasyonu düşürmek için ekonomideki para ve kredi koşullarını sıkı tutmaya çalışırken, finansal piyasalarda ciddi bir likidite sıkışıklığı oluştuğunda sistemin sağlıklı çalışmasını korumak için geçici likidite desteği sağlayabilir.
Çünkü fiyat istikrarı kadar finansal istikrar da ekonominin temel taşlarından biridir.
Bugün tartışmamız gereken yalnızca “Hangi fon tasfiye edildi?” sorusu olmamalı.
Daha önemli sorular sormalıyız:
Bu noktaya nasıl gelindi?
Riskler neden daha önce fark edilmedi?
Denetim mekanizmaları yeterince etkili çalıştı mı?
Yatırımcı, aldığı riskin ne kadarının farkındaydı?
Ve bundan sonra aynı durumların tekrar yaşanmaması için hangi önlemler alınacak?
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Faiz oranları değişir, borsa düşer veya yükselir, fonlar kurulur veya tasfiye edilir. Fakat bütün bunların arkasında görünmeyen bir değişken vardır:
Güven.
Kaybedilen para zaman içerisinde yeniden kazanılabilir.
Ancak finansal sisteme duyulan güven kaybedildiğinde onu yeniden inşa etmek çok daha uzun sürebilir.
Belki de bugün fonların tasfiyesini konuşurken asıl sormamız gereken soru tam olarak budur:
Fonlar tasfiye edilirken, güvenimizi de tasfiye ediyor muyuz?