Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
“Siyaset” denildiğinde aklımıza hemen partiler, seçimler, kürsüler ve politikacılar geliyor. Oysa siyasetin belki de en yoğun yaşandığı yer Meclis değil, insan ilişkilerinin tam ortası.
Adına siyaset demiyoruz sadece.
Bazen nezaket diyoruz, bazen idare etmek, bazen ortamı bozmamak… Bazen de “Aman şimdi yüzüne söylemeyeyim.” Fakat biraz dikkatli bakınca günlük ilişkilerimizin içinde küçük diplomatik manevraların, hesapların, rollerin ve hatta zaman zaman minik entrikaların ne kadar fazla olduğunu görüyoruz.
Ben buna “insan siyaseti” diyorum.
Nedir insan siyaseti?
Mesela arkasından konuştuğumuz birinin yüzüne geldiğimizde bütün dişlerimizi göstererek gülmek… Az önce eleştirdiğimiz kişiye birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi iltifat etmek… Birini sevmediğimizi söylerken onun bulunduğu ortamda en samimi hâlimize bürünmek…
Kaba tabirle; arkadan söylenip önden gülmek.
İnsan enteresan bir varlık. Kendini haklı göstermek söz konusu olduğunda giremeyeceği rol, üretemeyeceği gerekçe pek yok. Üstelik bunu o kadar sık yapıyoruz ki zamanla davranışın kendisi normalleşiyor.
İtiraf edeyim, bazen kendimi de bu siyasetin içinde buluyorum.
Her zaman becerebildiğimi söyleyemem. Belki çok alışkın olmadığımdan, belki de kişiye göre değiştiğinden… Fakat hayat insana bazı yerlerde diplomasi öğretiyor. Her düşündüğünü her yerde söyleyemiyorsun, herkese aynı açıklıkla yaklaşamıyorsun. Bazen susuyorsun, bazen görmezden geliyorsun, bazen ilişkinin devam edebilmesi için bazı şeyleri yutuyorsun.
Sanırım mesele tam da burada başlıyor:
Davranış mı, karakter mi?
İnsan bazen ortamı idare edebilir. Bazen kırmamak için susabilir. Bazen şartlar gereği diplomatik davranabilir. Bunların hiçbiri tek başına insanı samimiyetsiz yapmaz. Ama bu hâl karaktere dönüştüğünde, insan artık ne hissettiğinden çok ne göstereceğini hesaplamaya başladığında ilişkiler de doğal olmaktan çıkıyor.
Ve insan siyasetinin yalnızca yüzüne gülüp arkadan konuşmakla sınırlı olduğunu sanmayın.
Bir de “ısrar siyaseti” var mesela.
“İstemiyorum.” der ama aslında biraz daha ısrar edilmesini bekler.
“Gelmeyeceğim.” der ama “Ne olur gel, sensiz olmaz.” cümlesini duymak ister.
“Boş ver.” der ama boş verilmesine içerler.
Sonra gerçekten ısrar edilmediğinde kırılır.
Karşısındaki ise şaşkın…
“İstemiyorum dedin, ben de istemediğini düşündüm.”
Meğer istemiyormuş gibi yaparak ne kadar istendiğini ölçüyormuş!
Bir başka türü de söylemeden anlaşılmayı bekleyenler.
Ne istediğini açıkça dile getirmez. Rahatsız olduğu şeyi söylemez. Beklentisini anlatmaz. Fakat karşısındaki bütün bunları kendiliğinden anlayamadığında içinde bir hesap defteri açar.
“Bunu düşünmesi gerekirdi.”
“Ben söylemeden anlamalıydı.”
“Beni tanıyorsa zaten bilirdi.”
Sonra beklenti karşılanmayınca mesafeler başlar. Soğukluklar, imalar, sessizlikler… Hatta bazen hiçbir açıklama yapmadan hayatınızdan çıkıp giderler.
İnsan düşünüyor:
Yazık değil mi bu kadar entrikaya?
Konuşabilmek gibi muazzam bir yeteneğimiz varken neden birbirimizi sınavlara sokuyoruz?
Neden “Bunu istiyorum.” demek yerine istemiyormuş gibi davranıyoruz?
Neden “Bu davranışın beni kırdı.” demek yerine karşımızdakinin bunu kendi kendine keşfetmesini bekliyoruz?
Neden sevgiyi ısrarla, dostluğu zihin okumayla, değeri peşimizden kaç kişinin geldiğiyle ölçüyoruz?
Belki de açık olmak bizi savunmasız hissettiriyor.
“Gelmeni istiyorum.” demek yerine “Sen bilirsin.” demek daha güvenli geliyor.
“Kırıldım.” demek yerine surat asmak…
“Beni önemsemeni bekledim.” demek yerine geri çekilmek…
Çünkü açık konuştuğumuzda reddedilme ihtimalimiz var. Oysa oyun kurduğumuzda, işler istediğimiz gibi gitmezse suçu karşı tarafa bırakmak daha kolay:
“Israr etmedi.”
“Anlamadı.”
“Peşimden gelmedi.”
“Beni düşünmedi.”
Halbuki belki de karşı taraf yalnızca söylediğimiz şeye inanmıştır.
İnsan ilişkilerinde biraz diplomasi kaçınılmaz olabilir. Hayat her zaman filtresiz doğruları kaldırmıyor. Her düşündüğümüzü söylemek de dürüstlük değil; bazen düpedüz kabalık olabilir. Fakat diplomasi ile manipülasyon, nezaket ile ikiyüzlülük, beklenti ile sınamak arasında ince ama önemli bir çizgi var.
O çizginin bir tarafında ilişkiyi korumak, diğer tarafında ilişkiyi yönetmeye çalışmak duruyor.
Galiba insan ilişkilerindeki en yorucu şey de bu: Söylenenle kastedilenin sürekli farklı olması.
“Git.” deyip kalmasını beklemek…
“İstemiyorum.” deyip ısrar istemek…
“Önemli değil.” deyip yıllarca unutmamak…
“Hiçbir şey yok.” deyip karşısındakini ne olduğunu bulmaya zorlamak…
Sonra da bütün bunların adına “insan ilişkileri” demek.
Belki daha az siyaset, daha çok açıklık gerekiyor bize.
İstiyorsak “istiyorum”, istemiyorsak “istemiyorum”, kırıldıysak “kırıldım”, özlediysek “özledim” diyebilmek…
Çünkü hayat zaten yeterince karmaşık.
Bir de birbirimizin zihnini okumaya çalışarak zorlaştırmaya ne gerek var?
Mecliste siyaset belki kaçınılmazdır; ama dostlukta, ailede, sevgide bu kadarına gerçekten gerek var mı?