İnsan anlamadığı şeyi yargılamaya çok meyilli. Düşünmeden hüküm vermek, dinlemeden karar almak artık günlük hayatın alışılmış davranışı olmuş durumda. Bir olay oluyor hemen yorum yapılıyor, bir insan hata yapıyor hemen siliniyor, bir telefon açılmıyor “kesin konuşmak istemiyor” deniliyor. Oysa belki gerçekten müsait değil, belki kötü bir gün geçiriyor, belki kafasını toparlamaya çalışıyor. Ama biz ihtimalleri değil, en olumsuz olanı seçiyoruz. Çünkü olumsuza alışmışız. Sürekli kötü düşünmek, kötü ihtimali büyütmek insanın sadece zihnini değil kalbini de karartıyor aslında.
Eskiden insanlar biraz daha anlamaya çalışırdı sanki, şimdi ise herkes hüküm vermek için bekliyor. Bir fotoğrafla, bir bakışla, birkaç cümleyle insanın karakterine karar veriliyor. Kimse kimsenin hikâyesini bilmiyor ama herkes birbirinin hayatı hakkında yorum yapıyor. Çünkü anlamaya çalışmak emek ister, yargılamak ise çok kolaydır.
Sabır kalmadı artık. Herkes kendi derdini en büyük sanıyor. Karşıdaki bizi anlamak zorunda ama biz kimseyi anlamak zorunda değiliz sanki. İstediğimiz gibi davranmayan insanları hemen hayatımızdan çıkarma fikri ne kadar kolay geliyor artık. “Yol ver gitsin”, “sil hayatından”, “boşver” demek çok kolay. Oysa insan ilişkileri biraz da sabırla ayakta kalır. Her hata yapan insan kötü değildir. Her susan insan ilgisiz değildir. Her uzaklaşan insan değersizleştirmiyordur seni. Ama biz dinlemek yerine yorum yapmayı seçiyoruz.
Üstelik bunu sadece tanıdığımız insanlara değil, hiç bilmediğimiz insanlara da yapıyoruz. Sokakta biri yüksek sesle telefonla konuşuyor diye hemen “ne saygısız insan” damgasını vuruyoruz. Halbuki belki karşıdaki kişi duymuyordur, belki önemli bir durum vardır, belki mecburen sesini yükseltiyordur. Ama biz bilmeden hüküm vermeyi tercih ediyoruz. Çünkü artık insanların ne yaşadığını anlamaya çalışmaktan çok, onları eleştirmeye alışmışız.
Bir insanın dışarıdan görünen hâliyle iç dünyası aynı olmayabilir. Gülen bir insanın içinde fırtınalar kopuyor olabilir. Sessiz kalan biri kibirli değil, kırgın olabilir. Sürekli konuşan biri dikkat çekmeye değil, yalnızlığını bastırmaya çalışıyor olabilir. Ama biz insanların neden öyle davrandığını düşünmeden etiket yapıştırıyoruz.
Aslında sürekli insanları gözlemleyip her hareketlerine anlam yüklemek çok yorucu bir şey. İnsan kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarının hayatına odaklanıyor. Kim ne yaptı, neden yaptı, neden öyle baktı, neden böyle konuştu… Sürekli dışarıyla meşgul olmak insanın içini boşaltıyor. Bu noktada Sadi Şirazi’nin şu sözü gerçekten çok şey anlatıyor:“Kendiyle meşgul olmayanı başkaları işgal eder.”
Ne kadar doğru bir söz aslında… Kendisiyle uğraşmayan insan başkalarının hayatıyla uğraşmaya başlıyor. Çünkü insan kendi eksiklerine dönüp bakmak yerine başkalarının hatalarıyla meşgul olmayı daha kolay buluyor. Oysa insan biraz da kendi kalbini düzeltmeye çalışmalı. Çünkü kötü düşünmeye alışan bir zihin zamanla her yerde kötülük görmeye başlıyor.
Dil de bu çağın en büyük yaralarından biri olmuş durumda. Bir anlık öfkeyle söylenen sözler, düşünmeden yapılan yorumlar insanları kırıyor. Sonra “ben öyle demek istemedim” deniliyor ama bazı cümleler unutulmuyor. İnsan kırmak çok kolay, toparlamak ise çok zor. Bu yüzden bazen konuşmadan önce düşünmek gerekiyor. Çünkü yanılıyor olabiliriz. Çünkü her gördüğümüz şeyin aslını bilmiyoruz.
Hayat da çok garip aslında. Bugün öfkeyle sildiğin, değersiz gördüğün bir insana yarın ihtiyaç duyabileceğini kim bilebilir? Belki biraz bunu düşünsek daha sakin davranırız. Daha az kırar, daha çok anlamaya çalışırız.
Belki de artık insanların “sanane” demesini beklemeden bizim biraz “banane” demeyi öğrenmemiz gerekiyor. Her şeye yorum yapmak zorunda değiliz. Her olaya taraf olmak zorunda değiliz. Her insanı çözmek zorunda değiliz. Bazen susmak, bazen bilmeden konuşmamak, bazen de sadece anlayış göstermek gerekir.
Çünkü herkesin içinde bilmediğimiz bir savaş, görmediğimiz bir yara, duymadığımız bir hikâye var. İnsan olmak sadece konuşmak değil; bazen durmak, düşünmek ve yargılamadan yaklaşabilmektir.
Sibel ŞENOCAK