İki şey vardır ki istenmez; ama üzerine gelirse kaçılmaz. Bunlardan birincisi ölümdür. Kimse istemez; fakat geldiğinde kaçabilme imkânı yoktur. İkincisi ise savaştır. O da istenmez; ancak üstüne geldiğinde kaçma imkânı yoktur. Ölümde irade işe yaramaz; gelmişse gelmiştir. Ama savaşta irade vardır. Kişi savaşmayabilir, savaşmaktan kaçınabilir. Bunun sonucu ise ya esaret ya da ölümdür.
Hem ölümü hem de savaşı isteyenler de vardır. Savaş onların üstüne gelmez; onlar savaşın ve ölümün üstüne üstüne yürürler. Bu, psikolojik bir anomalidir. Hem bireyin hem de toplumun arızalı yanını temsil eden patolojik bir durum.
Birçok ideoloji ve din, bu anomaliyi ya kutsallaştırarak ya da idealize ederek besler. Eğer bir de inanç sistemi olan dinin ideolojik hâliyle karşı karşıyaysak, durum artık içinden çıkılması güç bir hâl alır.
Aslına bakılırsa dinler ve ideolojiler, insana mutluluk ve huzur getirmek için var olduklarını iddia ederler. Bu iddialarında haksız da değildirler. Her ikisi de ortaya çıktıklarında, problemli bir toplumun ya da problem üretmiş bir insanlığın derdine çare olmak amacıyla doğmuşlardır.
Ancak kendi hâkimiyetlerini sağlayıp gücü ellerine geçirdiklerinde, yani iktidar olduklarında, çoğu zaman önce kendileri gibi olmayanları tasfiye etmeye yönelmişlerdir. Ardından kimileri “insanlığı kurtarmak”, kimileri “nizâm-ı âlem” kimileri ise fetih adıyla yayılmacı politikaları temel ilke olarak benimsemişlerdir.
Bu ikili, savaşı ve ölümü arzulayan psikolojik anomalinin cisimleşmiş hâlidir. Mahşerin dört atlısının iki azgın süvarisi gibi, dünyayı büyük bir kıyamete doğru sürükler.
İnsanlık tarihindeki büyük ve yıkıcı savaşlara baktığımızda, bu iki azgın süvarinin ya savaşı başlatan ya da onu meşrulaştıran taraflardan biri — kimi zaman da her ikisi — olduğunu görürüz. Haçlı Seferleri, din adına yürütülen savaşlar, fetih söylemiyle yapılan yayılmalar ve dünya savaşları bunun en çarpıcı örnekleridir.
Bugün itibarıyla dünya, uzun süredir beklenen bir savaşın içine girdi. ABD ve İsrail İran’a yönelik füze ve hava saldırıları başlattı. İran ise hem kendini savunmak hem de yeni saldırı ihtimaline karşı bölgedeki Amerikan üslerini hedef alarak karşılık veriyor.
İsrail ve İran, Orta Doğu’da siyasal meşruiyetini güçlü biçimde dini referanslarla ilişkilendiren iki devlettir. İran, velayet-i fakih temelli yapısıyla açık bir teokratik modele sahiptir; İsrail ise Yahudi kimliğini devlet tanımının merkezine yerleştiren bir ulus-devlet niteliğindedir.
İran, 1979 Devrimi sonrasında bölgesel nüfuzunu artırmak amacıyla ideolojik ve mezhepsel etki alanı oluşturmaya çalışmış; bu durum bazı ülkeler tarafından “mezhep ihracı” olarak değerlendirilmiştir. İsrail’de ise güvenlik merkezli siyaset ve kimlik temelli devlet anlayışı, özellikle Filistin meselesi bağlamında dışlayıcı uygulamalar tartışmalarına yol açmaktadır.
Bu iki devlet arasındaki gerilim, hem bölgesel güç mücadelesi hem de iç politik meşruiyet üretimi açısından karşılıklı bir tehdit söylemi üzerinden beslenmektedir. Zaman zaman düşmanca retorik ve askeri hamleler, iç kamuoyunu konsolide etme işlevi de görebilmektedir.
ABD’nin bu savaşa İsrail lehine dâhil olmasının temel gerekçeleri arasında, Orta Doğu’daki stratejik menfaatlerini korumak, doğal müttefiki konumundaki İsrail’in güvenliğini sağlamak ve enerji ile ticari çıkarlarının sürekliliğini garanti altına almak bulunmaktadır. Ayrıca İran’ın hem İsrail hem de bölgedeki ABD üsleri açısından tehdit oluşturabilecek bir nükleer silah geliştirmesini engelleme hedefi de göz ardı edilmemelidir.
Bununla birlikte, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku zorlayan politikaları karşısında İran’ın savunma konumunda ve masum bir aktörmüş gibi görünmesi bizi yanıltmamalıdır. Ancak bu durum, ABD ve İsrail’i haklılaştıran bir zemine de dönüştürülemez. Mesele, tarafların kim olduğu değil; gücü elinde bulunduranın “her şeyi yapabilirim” anlayışına karşı ilkesel bir sınır çizebilmektir.
Savaş istememeli ama üzerimize geldiğinde de kaçınmamalıyız. Türkiye olarak hem hukuksal hem de iç barış açısından kendimizi tahkim etmek zorundayız. Bu savaşın daha uzun sürme ihtimalini hesaba katarak bütün önlemlerin alındığını görmek biz vatandaşların en büyük hakkımız olduğunu ifade etmek istiyorum.
Bu tedbirlerin en hayati olanı, iç barışın korunması ve güçlendirilmesidir. Bununla birlikte, içeride “güç bende” anlayışını mutlaklaştıran eğilimlere karşı ahlaki ve ilkesel duruşumuzu sürdürebilmek de aynı derecede önemlidir. Zira içeride dağınık ve gerilimli bir toplumun dışarıya karşı güçlü ve dirençli bir duruş sergilemesi mümkün değildir.