İnsan bazen en çok canını acıtan duygulara bile yabancı kalmak istemez.
Çünkü tanıdık olan, kötü bile olsa güvenlidir.
Nasıl biteceğini bildiğin bir hikâye, bilinmez bir ihtimalden daha az korkutur insanı. Bu yüzden farkında olmadan aynı insanları seçer, aynı hataları tekrar eder, aynı kırgınlıklara geri döneriz. Bir yanımız “değişsin artık” derken, diğer yanımız alıştığı acıyı bırakmaya cesaret edemez.
Kısır döngüler biraz da böyle oluşur.
İnsan bazen mutluluğu değil, tanıdığı duyguyu arar. Çünkü alışılmış olanın içinde kontrol hissi vardır. Ne kadar yorucu olsa da nasıl davranacağını, ne hissedeceğini bilir. Ama yeni olan… bilinmezdir. Ve bilinmezlik çoğu zaman insanın en büyük korkusudur.
Bu yüzden bazı insanlar huzursuzluğu bile özler.
Sessizlik olduğunda bir şeylerin eksik olduğunu sanar.
Kırılmadığında şaşırır.
İlgi gördüğünde altında bir çıkar arar.
Çünkü ruh neye uzun süre maruz kaldıysa onu “normal” kabul etmeye başlar.
Mesela çocukluğunda sürekli sorgulanan, eleştirilen, yaptığı hiçbir şey yeterli görülmeyen bir anneyle büyüyen biri düşünelim. Anne, her şeye rağmen çocuk için güveni temsil eder. İnsan ilk bağı, ilk sevgiyi, ilk aidiyeti annede öğrenir. Bu yüzden o eleştirel dil zamanla can acıtsa bile tanıdık hale gelir. Ve çoğu zaman o kişi ilerleyen yaşlarda farkında olmadan annesine benzeyen insanlara yakınlık duyar. Sürekli sorgulayan, eksik bulan, eleştiren insanlarla ilişki kurar. Çünkü bilinçaltı için o duygu “sevgiye en yakın his” olarak kodlanmıştır. Sağlıklı olan yabancı gelirken, yorucu olan tanıdık gelir.
İşte insan bazen bu yüzden kendine iyi geleni değil, kendine tanıdık geleni seçer.
Çünkü alışılmış duygular bir nevi kabuk gibidir. Dar gelir, nefes aldırmaz, hatta yaralar… ama insan yine de çıkmaya korkar. Kabuğun dışındaki hayatın nasıl hissettireceğini bilemez. Bu yüzden özgürlük bile bazen ürkütür insanı.
Belki de bu yüzden bazı insanlar iyi giden şeyleri bile farkında olmadan bozar.
Çünkü bilinçaltı alışık olmadığı mutluluğu tehdit gibi algılar.
İnsan bazen tam mutlu olacakken geri çekilir, tam güvenecekken şüphe eder, tam huzuru bulmuşken kendi içinde fırtına çıkarır. Çünkü alışık olduğu şey mücadeledir; huzur değil.
Oysa güzel şeyler çoğu zaman ilk başta huzursuz hissettirir.
Çünkü ruh alışık değildir.
Sürekli savaşmış bir insanın sakinliğe alışması zaman alır.
Hep yarım bırakılmış biri, tamamlanmaya inanmakta zorlanır.
Hep eksik sevilmiş biri, gerçek sevgiyi bile sorgular.
Çünkü zihni mutluluğu değil, tanıdığı yarayı normal sanmıştır.
İnsan aslında çoğu zaman geçmişini tekrar yaşamaz;
geçmişte öğrendiği duyguları tekrar eder.
Çocukken hissettiği değersizlik, büyüdüğünde seçtiği insanlarda karşısına çıkar. Eksik bırakıldığı yerlerden benzer hikâyeler kurar. Çünkü insan zihni, yarım kalan duyguları tamamlama çabasıyla hareket eder. Belki bu sefer farklı olur diye aynı kapıyı farklı umutlarla çalar.
Ama bazı kapılar değişmez.
Sadece insanın bekleyiş şekli değişir.
Ve bir gün insan şunu fark eder:
Acıya alışmak, onu hak ettiğin anlamına gelmez.
Bir şeye uzun süre dayanabilmek, onun sana iyi geldiğini göstermez.
Bazen insanın en büyük yanılgısı, sabretmeyi sevmek sanmasıdır.
Belki de gerçek değişim, yeni bir hayat kurmaktan önce yeni bir duyguya alışabilmektir.
Kendini huzurun içinde suçlu hissetmemek…
Sürekli tetikte olmadan yaşayabilmek…
Sevilince kaçmamak…
Güzel giden şeylerden korkmamak…
Çünkü insan bazen mutsuz olduğu için değil, alıştığı için kalır bazı döngülerin içinde.
Ve en zor vedalar, insanın kendi alışkanlıklarınadır.
Belki de iyileşmek;
acı çekmemeyi öğrenmek değil,
acı olmadan da yaşayabileceğine kendini ikna edebilmektir.
Sibel ŞENOCAK