Bunca olumsuzluğa, kötülüğe, yorgunluğa rağmen neden hâlâ yaşıyoruz? Çünkü tüm bu karanlığa rağmen hâlâ tükenmeyen, bitmeyen şeyler var. İyi insanlar, iyilikler, vicdan ve ahlaki değerler gibi… En azından bazı insanlarda. Sayıları her geçen gün azalıyor gibi görünse de, değişim ve gelişim sağlayabilecek güce sahip bir çoğunluğun hâlâ var olduğuna inanıyorum.
Henüz her şey bitmedi. Henüz hayat bitmedi. Hâlâ yaşıyorsak, yapılabilecek şeyler de mutlaka vardır. Ancak bazen yorgunluklarımız, hayal kırıklıklarımız ve kötü ruh halimiz bunu görmemizi engeller. Kendimizi tükenmiş hissederiz. İşte bu noktada karşımıza “tükenmişlik sendromu” çıkar.
Tükenmişlik sendromu; kişinin yaşadığı olumsuzluklar sonucunda hayata karşı direncini, psikolojik sağlamlığını ve mücadele gücünü kaybetmesi hâlidir. İnsan bazen sadece yorulmaz; içten içe tükenir. Ne yapmak istediğini bilse bile harekete geçemez. İşte asıl tehlike de burada başlar.
Ama tükenmişlik bir anda kapınızı çalıp “Ben geldim” demez. Öncesinde sinyaller verir. Her zamanki aktivitelerden keyif alamamak, sürekli yorgun hissetmek, insanlardan uzaklaşmak istemek, sosyal izolasyona yönelmek, zihni susturamamak, iç konuşmaların artması… Bunların hepsi yaklaşan tükenmişliğin sessiz habercileridir.
Eğer bunlara karşı farkındalığımız yoksa, bir gün ansızın kendimizi o karanlığın tam ortasında bulabiliriz.
Peki sonra?
Sonra da yapılabilecek çok şey var.
Öncelikle şunu bilmek gerekir: Tükenmişlik son değildir. İnsan yeniden ayağa kalkabilir. Hayata yeniden katılabilir. Elbette bu bazen tek başına kolay olmaz. Gerekirse bir uzmandan destek almak gerekir. Bu bir zayıflık değil, aksine kendine verilen en büyük değerdir.
Ama henüz o noktaya gelmeden de önlem almak mümkündür.
Her şeyden önce kendinize kulak verin. Sürekli başkalarını dinlemekten vazgeçin ve biraz da kendinizi dinleyin.
“Ben ne istiyorum?”
“Bana ne iyi geliyor?”
“Beni ne yoruyor?”
“Ben kendim için ne yapıyorum?”
Bu soruları kendinize sormaktan korkmayın.
Bir hobi edinin. Size iyi gelen bir uğraş mutlaka olsun. Kitap, yürüyüş, spor, müzik, resim… Ne olursa. Ama size ait olsun.
Sosyalleşin. İnsanlardan kaçmayın. Yeni ortamlara girin, yeni gruplara katılın. Ama bunu yaparken zihninizdeki o yorucu sesi susturun:
“Acaba benim hakkımda ne düşünüyorlar?”
“Beni garip bulurlar mı?”
Hayır.
Bırakın düşünsünler. Siz anın içinde kalın. Kendinize şunu hatırlatın:
“Şu an buradayım ve bu anı yaşamaya hakkım var.”
Bir insana yardım edin. Bir hayvana dokunun. Bir gönle iyi gelin. Yardım etmek sadece karşı tarafı değil, insanın kendi ruhunu da iyileştirir. İnsan kendine en çok başkasına iyi gelirken yaklaşır.
Ve en önemlisi…
Durun.
Nefes alın.
Dua edin, meditasyon yapın, ibadet edin, sessizce kendinizle baş başa kalın… Adına ne derseniz deyin ama ruhunuzu ihmal etmeyin.
Çünkü insan bazen sadece dinlenmeye değil, içini yeniden duymaya ihtiyaç duyar.
Bunu yaptığınızda fark edeceksiniz…
Daha önce duymadığınızı duyacak,
Göremediğinizi görecek,
Hissedemediğinizi yeniden hissedeceksiniz.
Çünkü tükenmeden önce yapılabilecek çok şey var.
Yeter ki kendinizi geç kalmadan fark edin.
Psikolojik Danışman & Aile Danışmanı
Tuba Çavaş