Müze, Müzik ve Dönen Zaman
- Afyonkarahisar Klasik Müzik Festivali’nin Açılış Konseri, ilimizin yeni müzesinde icra edilen Chopin ve Beethoven eserleriyle yalnızca bir klasik müzik dinletisi olmaktan çıktı; tarih, mekân, sanat ve insanlık ruhunun aynı anda titreştiği tinsel bir arınma anına dönüştü.
Müze, Müzik ve Dönen Zaman
Bazı mekânlar yalnızca içinde bulunulan yerler değildir; insanı kendi zamanından alıp daha derin, daha eski ve daha geniş bir zamanın içine davet eder. Afyonkarahisar’ın yeni müzesi de benim için böyle bir mekân olarak belirdi. Modern mimarisiyle bugüne ait olan bu yapı, bahçesinde Antik Çağlardan Selçuklu’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sanat eserleriyle geçmişin uzun soluğunu bugünün nefesine katıyor.
Müzenin girişinde insanı ilk karşılayan şey, Afyonkarahisar’ın beyaz ve siyah mermeriyle kurulmuş zarif bir ahenk. Beyazın içinde siyahın, siyahın içinde beyazın oluşturduğu kontrast, yalnızca estetik bir tercih değil; sanki tarihin kendi içindeki karşıtlıkların, acıların, zaferlerin, yıkılışların ve yeniden doğuşların mermerde dile gelmiş hâliydi. Orada insan, daha ilk adımda, bir şehrin taşla, zamanla ve hafızayla kurduğu ilişkiyi hissediyor.
Girişte sağ tarafta yer alan siyah mermerlerin bulunduğu bölümden tarihî objelerin sergilendiği salona geçiliyor. Salon karanlık; fakat objeler ışıklandırılmış. Bu tercih, ziyaretçiyi doğrudan nesnenin kendisiyle baş başa bırakıyor. Geniş bir mekânın içinde sağ taraftan dolanarak ilerliyor, âdeta içe doğru açılan bir zaman yolculuğuna çıkıyorsunuz. Sergi alanı spiral bir düzenle beş kata yayılıyor. Her katta alan biraz daha daralıyor ve gezi en üst noktada tamamlanıyor. İlk girişte arkaik dönem eserleriyle başlayan bu yolculuk, zirvede modern Türkiye’ye, Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet’in kuruluşuna ait eserlerle son buluyor.
Bu mimari düzenin bende uyandırdığı en güçlü çağrışım, Mevlevî semasındaki semazenin tennuresi oldu. İçeriden döne döne gezilen bu yapı, dıştan bakıldığında da sanki zamanın kendi etrafında dönerek yükselmesini sembolize ediyor. Tennure nasıl dönen bedenle birlikte yalnızca bir kıyafet olmaktan çıkar, bir ruh hâline dönüşürse; bu müze de yalnızca tarihî objelerin sergilendiği bir yapı olmaktan çıkıp zamanın, hafızanın ve insanlık yürüyüşünün sembolik bir mekânına dönüşüyor.
İşte böyle bir mekânın girişinde klasik müzik konseri dinlemek, başlı başına anlamlı bir tecrübeydi. Çünkü konser, sıradan bir salonda değil; tarihin eşiğinde, geçmişle bugünün birbirine baktığı bir yerde gerçekleşti. Yan tarafta geçmiş zamanların sessiz tanıkları olan objeler duruyor; hemen yanı başımızda ise müzik, bugünün canlı nefesi olarak yükseliyordu.
Konserin birinci bölümünde Chopin’in Mi minör Piyano Konçertosu Mi minör, Op. 11 adlı üç bölümlük eseri icra edildi. Piyanoda Eliška Tkadlčíková vardı. Chopin’in müziği zaten insan ruhunun en ince yerlerine dokunan, hüznü zarafetle, iç konuşmayı melodiyle, kırılganlığı derin bir asaletle buluşturan bir dünyaya sahiptir. Piyanistin performansı da bu dünyanın hakkını veren bir incelik taşıyordu. Onun tuşlara dokunuşunda yalnızca teknik bir ustalık değil, duygu yüklü bir içtenlik vardı. Parmakları, sanki kuğu inceliğiyle piyanonun üzerinde süzülüyor; her nota, müziğin genel armonisi içinde kendi yerini buluyordu.
O an insan, müziğin yalnızca işitilen bir şey olmadığını fark ediyor. Müzik bazen görülür de. Piyanistin ellerinde, bedeninin ritminde, yüzündeki yoğunlaşmada, tuşlara eğilişinde müziğin görünür hâle geldiğini hissediyorsunuz. Chopin’in içe dönük, yer yer melankolik, yer yer zarif ve aydınlık dünyası, piyanistin duygu dolu icrasıyla salona usul usul yayıldı.
Konserin ikinci bölümünde ise Beethoven’ın La majör 7. Senfonisi, Op. 92 icra edildi. Beethoven’ın bu eseri, Chopin’in içe dönük lirizminden sonra çok daha hareketli, coşkulu ve taşkın bir duygu alanı açtı. Burada müzik, iç konuşmadan çıkıp âdeta insanlığın ortak yürüyüşüne dönüştü. Ritim, yükseliş, tekrar, gerilim ve çözülme; hepsi birlikte büyük bir hayat hamlesi gibi salonda yankılandı.
Bu bölümde orkestra şefi Tolga Taviş’in performansı özellikle dikkat çekiciydi. Şefin bedeni, müziğin görünmeyen mimarisini görünür kılıyordu. Kollarının hareketi, bedeninin ritme katılışı, orkestrayla kurduğu canlı temas, müziğin coşkusuna ayrıca görsel bir estetik kazandırdı. O an şef, yalnızca orkestrayı yöneten biri değil; müziğin içindeki enerjiyi, dalgalanmayı ve taşkınlığı bedeniyle de yorumlayan bir sanatçıydı.
Ben müzikle coşarken, bir an salondaki bütün unsurların birbirine karıştığını hissettim: sanatçılar, seyirciler, müzenin mimarisi, yan tarafta sergilenen tarihî objeler, o objeleri bir zamanlar kullanmış insanların görünmez hatıraları, Afyonkarahisar’ın mermeri, geçmişin sesi ve bugünün nefesi… Hepsi bir araya gelerek büyük, coşkulu bir tin oluşturuyordu.
Bu tin, bana semazenin tennuresindeki dönüşü hatırlattı. Tarih dönüyordu, zaman dönüyordu, insan dönüyordu, evren dönüyordu; müzik ise bütün bu dönüşlerin ortasında, onları görünmez bir ahenkle birbirine bağlıyordu. Arkaik çağlardan Cumhuriyet’e uzanan tarihî yolculuk, Chopin’in zarif hüznü ve Beethoven’ın coşkulu iradesiyle birleşince, müze artık yalnızca bir sergi alanı olmaktan çıktı; ruhsal ve tinsel bir arınma mekânına dönüştü.
Konserin sonunda seyircilerin ayağa kalkarak sanatçıları uzun uzun alkışlaması da bu ortak duygunun dışa vurumu gibiydi. Sanki orada yalnızca başarılı bir icra takdir edilmiyor; aynı zamanda Gazze’de uygulanan kıyıma, İran ve Ukrayna’daki savaşa, ötekileştirmeye, kategorik düşünmeye, insanı dar kimliklere hapseden siyasete karşı evrensel bir insanlık cevabı veriliyordu. Müziğin dili, bütün ayrımları aşan bir dildi. O dilde milliyet, ideoloji, sınıf, inanç ve kimlik geri çekiliyor; insanın en çıplak, en saf ve en ortak hâli öne çıkıyordu.
Sanatın gücü de belki burada saklıdır. Müze bize geçmişi hatırlatır; müzik ise o geçmişin içinden insan ruhunu yeniden uyandırır. Biri hafızayı, diğeri duyguyu diri tutar. Biri zamanın izlerini gösterir, diğeri zamanın içinden geçen insanı konuşturur.
O akşam Afyonkarahisar’ın yeni müzesinden ayrılırken yalnızca güzel bir konser dinlemiş olmanın memnuniyetini taşımıyordum. Daha çok, tarihin, mekânın, müziğin ve insan ruhunun aynı anda titreştiği nadir anlardan birine tanıklık etmiş olmanın derin duygusunu taşıyordum.
Bu coşkuyu, bu inceliği ve bu tinsel arınma hissini bize yaşatan sanatçılara, orkestraya, şefe, piyaniste; festivali düzenleyenlere ve böyle bir mekânı ilimize kazandıran herkese içtenlikle teşekkür duygularıyla oradan ayrıldım.
Çünkü bazı konserler biter; ama insanda yankısı devam eder.
O gece de müzik sustu, alkışlar dindi, salon boşaldı; fakat müzenin spiralinde dönen zaman, insan ruhunun içinde dönmeye devam etti.
Hüseyin BAY
Bu güzel yazı icin Hüseyin beye tesekkurlerimi sunarm afyon müzesini gezdim ama sizin gibi hiç dusunmemistm..Ayrıca klasik müzik konserini biz gitmeden oraya sanki gitmiş gibi hissettim.. Böyle sanatsal faaliyetlerin Afyon’da çok olması dilegimle emeği geçen arkadaşlara teşekkürler