Bir önceki yazımda aktarmış olduğum, Kanunî Sultan Süleyman ile Yahya Efendi arasında geçtiği iddia edilen; birçok platformda aktarılan ve üzerine çeşitli anlamlar bina edilen “Neme lâzım Padişahım!” hikâyesi üzerine uzunca düşünüp araştırmalar yaptım. Bu tür anlatılar, çoğunlukla edebî, ahlâkî ve öğüt verici nitelik taşıyan menkıbelerdir.
Bu hikâye; dinî sohbetlerde, bazı köşe yazılarında, popüler birçok kaynakta, sosyal medya paylaşımlarında ve millî ya da siyasî söylemlerde sıkça yer almaktadır. Ancak tarihçilerin kullandığı birincil kaynaklarda, döneme ait güvenilir metinlerde veya ciddi tarih çalışmalarında yer almadığı da bir gerçektir. Dahası, böyle bir olayın hiç yaşanmadığına dair güçlü ve tutarlı argümanların varlığı da yadsınamaz.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, bu tür anlatıların yaygınlık kazanmasının temel sebeplerinden biri; karmaşık tarihsel süreçleri, çarpıcı bir cümle ve sembolik bir diyalog üzerinden kolayca anlaşılır hâle getirmesidir. Menkıbeler, tarihsel karmaşıklığı sadeleştirir; fakat bu sadeleştirme çoğu zaman hakikatin kendisi pahasına gerçekleşir.
Yahya Efendi, Kanunî’nin sütkardeşidir. İstanbul’a gelişinde Kanunî’nin etkili olduğu, müderrislik yaptığı dönemde kendisine çeşitli şekillerde destek verdiği de muhtemeldir. Ancak Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’yı boğdurmasının ardından Bursa’ya sürülen Mahidevran Sultan’ın yeniden saraya dönmesi talebiyle yazdığı bir arize (dilekçe) sebebiyle Kanunî’nin tepkisini çeken Yahya Efendi, derhal müderrislik görevinden azledilmiştir. Görevden alındıktan sonra Beşiktaş civarında aldığı bir araziye dergâh yaptırmış ve hayatının sonuna kadar, bir anlamda uzlet hayatı yaşamıştır. Bu hususlar; birincil tarihî kaynaklarda, ciddi tarih kitaplarında ve akademik çalışmalarda açıkça yer almaktadır.
Bu olayın tarihsel bir gerçek olup olmadığını kısa bir süreliğine paranteze alalım. Dönemin siyasî, idarî ve toplumsal şartları göz önüne alındığında, böyle bir hikâyenin gerçekleşmiş olma ihtimalinin son derece zayıf olduğu da kabul edilmelidir. Zira tarihçilik, ahlâkî dersler üretmekten ziyade; belge, bağlam ve süreklilik üzerinden olayları anlamayı hedefler. Bu çerçevede bakıldığında, söz konusu anlatının tarihsel bir vakıa olarak temellendirilmesi ciddi sorunlar barındırmaktadır.
Özetle:
1-Kanunî gibi güçlü ve otoriter bir figürün, görevden el çektirdiği ve ömrünün sonuna kadar görmezden geldiği bir kişiye danışması ve ondan fikir alması ihtimali son derece düşüktür.
2-Bir anlığına böyle bir olayın yaşandığını varsaysak bile, o dönemde herhangi bir din âliminin veya şeyhin padişahın mektubuna kısa, net ve eleştirel bir cevap verme imkânı neredeyse yoktur.
3-Böyle bir olay oldu diyelim. Bir arizedan dolayı müderrislikten olan Yahya Efendi’nin gerçekten ‘’Neme lazım’’ deme ihtiyacını duymuş olma ihtmalidir.
4-Ayrıca şaşaanın ve ihtişamın zirvesinde bulunan Kanunî gibi bir hükümdarın, devletin yıkılması veya çökmesi meselesini gündemine alması akla en son gelecek ihtimallerden biridir.
5-Osmanlı yönetimi, yıkılma ve çözülme ihtimalini ancak XVII. yüzyılın sonları ile XVIII. yüzyılın başlarından itibaren ciddi biçimde hissetmeye ve tartışmaya başlamıştır.
Üstelik bu hikâye tarihsel olarak doğru kabul edilse bile, tekil ve bağlamından koparılmış bir anlatıdan bütün bir tarihsel süreci, hatta bir imparatorluğun kaderini açıklamak mümkün değildir. Tarihsel şahsiyetleri kusursuz hikmet merkezleri hâline getirmek, onları anlamayı değil; onları efsaneleştirmeyi sağlar.
Kısacası, bu hikâyenin tarihsel bir gerçeklikten ziyade bir menkıbe olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varabiliriz. Peki, bu ve buna benzer menkıbeler (örneğin Mehmet Âkif Ersoy’un II. Abdülhamid’den özür dilediğine dair anlatılar) neden gerçekmiş gibi aktarılır ve zamanla galat-ı meşhur hâline gelir?
Bu soruya dair düşünce ve değerlendirmelerimi bir sonraki yazımda; bu tür anlatıların psikolojik, sosyolojik ve epistemolojik arka planlarını ele alarak tartışmayı planlıyorum.