Normal mi? Yoksa biz mi bu hale alıştık…
Hatta alışmakla kalmayıp içimize sindirdik?
Daha kötüsü; nefsimize hoş geldiği için “böyle olması gerekiyor” diye kendimizi kandırdık mı?
Evet… yine değerlerden bahsedeceğim.
Belki tekrar gibi gelecek.
Ama mecburum.
Çünkü asıl problem tam da burada başlıyor.
Bugün herkes mutsuz.
Herkes sıkılmış.
Herkes bunalmış.
Ama kimse dönüp şu soruyu sormuyor: “Biz neyi kaybettik de bu hale geldik?”
Çocuklara bakıyorsun…
Her şey var.
İmkan var. Teknoloji var. İlgi var.
Ama bir şey yok: Dayanıklılık.
En küçük zorlukta dağılan bir nesil yetişiyor.
Sabır yok. Direnç yok. Mücadele yok.
“Olmazsa ölürüm” cümlesi artık bir anlık öfke değil, bir zihniyetin dışa vurumu.
Ve en korkuncu şu: Bu artık kimseye garip gelmiyor.
Çünkü gerçek olmayan bir dünyada yaşıyoruz.
Filtreli mutluluklar, kurgulanmış hayatlar, sahte başarı hikayeleri…
Herkes mutlu gibi.
Herkes kusursuz gibi.
Ama gerçek mi?
Hayır.
Gerçeğe inanan ise artık “saf” sayılıyor.
Bir de gündüz kuşağı programları…
İnsanların en dip halini izleyip “biz daha iyiyiz” diyerek kendimizi avutuyoruz.
Yanlışı izleyerek doğru olduğumuzu sanıyoruz.
İşte bu… en tehlikeli uyuşma hali.
Çünkü artık kötüyü reddetmiyoruz.
Kötüye alışıyoruz.
Değerlerimiz ise sessizce gitti.
Önce saygı…
Sonra sevgi…
Ardından merhamet…
Ve en son ahlak…
Peki geriye ne kaldı?
Hiç.
Ve o noktada her şey mübah oldu.
Bugün “ilim” değil “ün” peşindeyiz.
“Bilmek” değil “görünmek” önemli.
Eskiden hayal: bilim insanı olmak…
Bugün hedef: fenomen olmak.
Özgürlük adı altında köksüzlük büyütüyoruz.
18 yaşına gelince bireyselleşmek değil, kopmak moda oldu.
Ama o bireysellik; ne sorumluluk taşıyor ne de ayakları yere basıyor.
Aile imkanlarıyla yaşayan ama kendini bağımsız sanan, gerçekle bağı kopmuş bir gençlik…
Ve en tehlikelisi: Cahil özgüveni.
Her konuda fikri var…
Ama kendine bile faydası yok.
Eskiden büyük konuşunca susulurdu.
Şimdi herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor.
İki video izleyip, üç yapay zekâ cevabı okuyup kendini âlim sanan bir nesil var.
Ne anlatabiliyorsun…
Ne anlaşılabiliyorsun…
Çünkü dinlemek yok.
Çünkü öğrenmek yok.
Çünkü herkes zaten “biliyor.”
Ve en acısı: Artık yanlış olan değil, doğru olan garipseniyor.
PEKİ NE YAPILMALI?
Önce gerçekle yüzleşeceğiz:
Akıllı telefonlarla akılsızlaştık.
Bilgiye ulaşıyoruz ama bilgeliğe değil.
Her şeyi görüyoruz…
Ama hiçbir şeyi gerçekten yaşamıyoruz.
Eğitim sadece formül değildir.
Matematik, fen elbette önemli.
Ama insan yetiştirmeyen eğitim, eksik eğitimdir.
Çocuk önce insan olmayı öğrenmeli.
Değerler; anlatılmaz… yaşatılır.
Bir zamanlar vardı… “Anne terliği.”
Bu bir korku değildi.
Bu bir sınırdı.
“Öğretmen geliyor” denince toparlanan bir nesildik biz.
Bu korku değil… saygının refleksiydi.
Bugün saygı sadece bir kelime.
Oysa saygı;
Söz kesmemektir
Dinlemektir
Bilmediğini kabul etmektir
Kendini merkez sanmamaktır
Saygı, korkuyla değil değer vermeyle olur.
Ve unutma:
Saygı öğretilmez… görülür.
Ama bugün başka bir sorun daha var:
Ebeveyn sorunu.
Öğretmenden daha iyi bildiğini sanan, her şeyi bilen anne babalar…
“Çocuğuma kızarsa şikayet ederim” anlayışı…
Şimdi soruyorum:
Böyle bir ortamda çocuk öğretmene neden saygı duysun?
Ve sonra ne diyoruz?
“Özgüvenli çocuk.”
Hayır.
Bu özgüven değil… ölçüsüzlük.
Bugün yeniden başlamak zorundayız.
Küçük şeylerden… Birini gerçekten dinleyerek, Telefonu bırakarak, Söz kesmeyerek,
Çocuğa sınır koyarak…
Çünkü mesele büyük değişimler değil, küçük doğruların istikrarlı tekrarında.
Eğer bunu yapmazsak…
Yarın daha çok şikayet ederiz, ama daha az çözüm buluruz.
Ve en korkuncu şu olur:
Yanlış normal, doğru “eski kafalı” olur.
İşte o gün…
Sadece değerlerimizi değil, geleceğimizi de kaybederiz.
Sibel ŞENOCAK
Ağzına diline gönlüne sağlık yavrum harika yazmışsın tebrik ediyorum